“Katarsis” programıyla geniş kitlelere ulaşan ve kendi tanımıyla “psikoloji anlatıcılığı” yapan Gökhan Çınar, dijital platformlarda değişen psikoloji algısını Marketing Türkiye’ye anlattı. Modern hayatın normalleşen hızının insanı kendine yabancılaştırdığını belirten Çınar, son yıllarda “iyi oluş” temasına odaklanan markalara kritik bir uyarıda bulunuyor: “Ruh sağlığı sadece bir pazarlama dili haline geldiğinde içi boşalabilir; mesele markaların sadece ‘iyi hisset’ demesi değil, insanın ihtiyaçlarını anlayan, samimi bir yaklaşım geliştirmeleri.”
Katarsis programı oldukça geniş bir izleyici kitlesine ulaştı. Bu projeyi başlatma fikri nasıl ortaya çıktı? Katarsis’i hayata geçirirken temel motivasyonunuz neydi?
Katarsis yolculuğunu çok sevdiğim ve sanırım artık Türkiye’de de yayıncılık anlamında rüştünü ispat ettiğini düşündüğüm bir program. Aslında hayli uzun zaman önce yazdığım bir program formatıydı. Fikren üniversite yıllarına dayanıyor. Uzun yıllar da bekleyen bir format oldu. Katarsis’in kelime anlamı “duygusal arınma”. Biz kendi kavramında kullanmıyoruz ama nihayetinde ona da vurgu yapıyor. İnsanların anlatmak istedikleri her şeyi, anlatmak istedikleri kadar anlattıkları bir program… Bir konuğumun her şeyi anlatmak istemesi de çok şey anlatmaması da benim için kabul edilebilir. Konuğum zorlandığında ona eşlik etmek, kaygılandığında onunla birlikte durmak, diyalog kurmak ve gerçekten konuğumun rahat hissetmesi benim en büyük motivasyonum. Buradaki odağım her zaman konuğum ve onun duyguları.
Psikolog kimliğiniz ile içerik üreticisi kimliğiniz arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Benim yaptığım aslında içerik üreticiliğinden çok psikoloji anlatıcılığı. 13 yaşından itibaren radyo programları yapmaya başladım. Çocuk programlarından üniversite yıllarında devam eden müzik yayıncılığına uzanan bir süreç bu. Diğer taraftan psikolog olmanın hayalini kurmaktan öte sanki bu benimle beraberdi yaşadığım sürece. İlginç bir kendiyle dertleşme halindeydim. Kendi gerçekliğini bulma döneminden sonra bu duygulardan beslenerek kendimle diyaloglar kurmaya başladım. Psikoloji ile yolum böyle kesişti. Medya hep vardı, sinema ve televizyon doktorasıyla yeniden perçinlendi. Dolayısıyla psikoloji anlatıcılığı hep hedefimde olan bir şeydi. Bu ikisini birleştirdiğim ve medya aracılığıyla psikolojiyi anlattığım süreçler de sadece sosyal medyada değil, yayıncılıkta, sahne deneyiminde, yazıda, anlatımda birleşiyor. Birbirinin önüne geçen değil bilakis birbirinin yanında duran kavramlar oluyor.
Sosyal medya ve dijital platformlar, psikoloji alanında farkındalık yaratmak açısından sizce nasıl bir rol oynuyor?
Dijital platformların psikoloji alanında çok önemli bir kapı araladığını düşünüyorum. Çünkü uzun yıllar boyunca insanlar duygularını konuşmaktan çekindi; terapiye gitmek bile bir zayıflık gibi algılanabiliyordu. İnsanın psikolojik halleri konuşulmadıkça, bastırılan ya da görmezden gelinen duygular toplumda ve ilişkilerde de sıkışıklıkların artmasına zemin hazırlıyordu. Sosyal medya ve dijital içerikler, insanların yalnız olmadıklarını fark etmelerini sağladı. Birinin kendi hikayesini anlatması, başka birinin “Ben de böyle hissediyorum” diyebilmesine alan açmaya başladı. Psikolojiye dair bilginin, bilimsel temelle ama günlük dilde ve özenle hazırlanıp ulaştırılması, insanları kendilerini ve öykülerini anlamaya, duygularını hissedebilmeye ve destek istemeye de yöneltti. Tabi, bütün bu içeriklerin anlatıcılarının, anlattığı bilginin bilimsel değerine önem veren, eşlik etmeye niyetlendiği her duygunun izleyicide yaratacağı etkiye hassasiyet gösteren ve mesleğinde uzman ve etik değerlere sahip bir anlatıcı olması çok önemli bir yer tutuyor.
Özellikle pandemi sonrasındaki süreçte psikoloji temalı diziler ve programların sayısı arttı, sizce bu artışın temel sebepler neler?
Pandemi aslında insanlığın kolektif olarak kırılganlığını hatırladığı bir dönemdi. İnsanlar ilk kez bu kadar yoğun bir belirsizlik, yalnızlık ve kayıp duygusuyla karşı karşıya kaldı. Evlerde daha fazla zaman geçirmek, insanın kendisiyle baş başa kalmasını da artırdı. Bu süreçte insanlar sadece eğlenmek değil, kendilerini anlamak da istedi.
Psikoloji temalı içeriklerin artmasının nedeni biraz da bu. Çünkü insanlar artık karakterlerin hikayelerini izlerken aslında kendi duygularını anlamaya çalışıyor. Bir karakterin travmasını, ilişkisini ya da kırılganlığını görmek izleyiciye “Ben de böyle hissediyorum” diyebilme alanı yaratıyor.
Türkiye’de insanların ruh sağlığı konularına yaklaşımında son yıllarda nasıl bir değişim gözlemliyorsunuz?
Türkiye’de ruh sağlığına bakışın son yıllarda belirgin biçimde değiştiğini görüyorum. Eskiden insanlar terapiye gittiklerini söylemekten çekinir, bunu saklama ihtiyacı hissederdi. Bugün özellikle genç kuşakta duyguları konuşmak, yardım istemek ve kendini anlamaya çalışmak çok daha görünür hale geldi.
Elbette hala yer yer “güçlü olmalısın”, “abartıyorsun” gibi duyguları bastıran bir kültürün içindeyiz. Ama buna rağmen insanlar artık sadece sorunlarını gizlemek yerine onları anlamaya ve kırıldıkları yerleri onarmaya çalışıyor. Bence en önemli değişim de burada: İnsanlar artık yalnızca hayatta kalmaya değil, ne hissettiğini anlamaya ve paylaşmaya da değer veriyor.

Modern hayatın hızının ruh sağlığı üzerindeki etkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Modern hayatın en büyük problemlerinden biri hızın normalleşmesi. İnsanın doğal ritmine uymayan bir hıza kapılıp onunla yaşaması kendisine duygularına duyarsızlaşmasını da sağlıyor. Hiç mola hakkı verilmemiş, durulursa ya düşülecekmiş ya da hep geç kalınacakmış gibi yaşanan bir hayat, insanı kendisine yabancılaştırıyor.
İnsanlar sürekli bir yere yetişmeye, bir şeyleri kaçırmamaya, daha fazla üretmeye ve bu kusurlu düzenin mükemmel birer parçası olmaya çalışıyor. Ama duyguların bir ritmi vardır; onlar bu hızla hareket etmez. Biz hayatı hızlandırdıkça aslında duygularımızı geride bırakıyoruz. Bugün birçok insanın yaşadığı öfke patlamalarının, hissizleşilen şiddet dilinin, yaygınlaşan kaygının, tanımlamayan yorgunluğun, tükenmişliğin ya da maskelense bile kaçılamayan depresif hallerin arkasında bastırılan ve yok sayılan duygular var. Çünkü modern hayat bize üzülmeye, durmaya, yas tutmaya ya da gerçekten ne hissettiğimizi anlamaya çok fazla alan bırakmıyor.
Sadece hayatın hızlı olması değil; bu hızın içinde insanın kendisiyle temasını kaybetmesinden de bahsedebiliriz. Eğer insan kendi duygularını duymaya vakit ayırmazsa, o duygular başka bir yerden çıkar.
Bazen bedenden, bazen ilişkilerden bazen de kendine yöneltilmiş ve sabitleşmiş bir öfke olarak ortaya çıkar. Kendimize küçük duraklar yaratabilmek; durmak, hissetmek, anlamak ve gerektiğinde yardım istemek bu hızlı dünyanın içinde kendimiz için alabileceğimiz en iyi nefesler oluyor.
Son yıllarda markalar ruh sağlığı ve iyi oluş temalarına daha fazla odaklanıyor. Bu yaklaşımı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Markaların ruh sağlığı ve iyi oluş temalarına yönelmesi oldukça kıymetli. Çünkü uzun yıllar boyunca ruh sağlığı konuşulmayan, hatta yer yer yasaklı sayılan bir alandı. Bugün markaların bu konuya odaklanması toplumda bir farkındalık oluştuğunu gösteriyor. İnsanların üzüntülerini, kaygılarını, yalnızlıklarını konuşabildiği bir iklim olması çok değerli. Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta var. Ruh sağlığı çok hassas bir alan ve sadece bir pazarlama dili haline geldiğinde içi boşalabilir. İnsanların yalnızlık, değersizlik ya da tükenmişlik gibi duygularını yalnızca bir kampanya mesajına indirgemek, o duyguların gerçekliğini görmezden gelme riskini de taşır.
Dolayısıyla mesele markaların “iyi hisset” demesi değil; gerçekten insanın nasıl hissettiğini okuyan, ihtiyaçlarını anlayan, samimi ve sürdürülebilir bir yaklaşım geliştirmeleri. Çünkü ruh sağlığı bir slogan değil; insanın kendini anlaması, ilişkilerini onarması ve hayatla kurduğu bağın güçlenmesiyle ilgili bir süreç. Bunun bir trend olarak kullanılmasından çok gerçekten bunu anlama ve bu konuda farkındalık yaratma çabasının önemli olduğunu düşünüyorum.
İnsanların kendileriyle ve toplumla daha sağlıklı bir ilişki kurabilmesi için nereden başlaması gerekir?
Bence insanların başlayabileceği ilk yer, kendileriyle kurdukları ilişkinin dürüstlüğü. Çünkü çoğu zaman dünyayla kurduğumuz ilişki, aslında içimizde kurduğumuz ilişkinin bir yansıması. Kendi duygularımızı bastırdığımız, yorgunluğumuzu yok saydığımız ya da kırgınlıklarımızı görmezden geldiğimiz bir yerde, sağlıklı bir toplumsal bağ kurmak da zorlaşır. Bu yüzden insanın önce kendine şu soruyu sorması gerekiyor: “Ben gerçekten ne hissediyorum ve bunu ne kadar dürüstçe kendime söyleyebiliyorum?” Kendini duymayan birinin başkasını dinlemesi de pek mümkün olmuyor.
Bir diğer başlangıç noktası ise durmayı öğrenmek. Sürekli hızın, üretmenin ve görünür olmanın teşvik edildiği bir çağdayız. Ama insan ruhu bazen yavaşlamaya, sessizliğe ve seçilmiş bir yalnızlığa ihtiyaç duyar. Kendine küçük duraklar açabilen biri, hayatını da daha berrak görmeye başlar. Bir başka önemli adım da sorumluluğu sürekli dışarıya bırakmamak. Hayatımızdaki pek çok şeyin tetikleyicisi başkaları olabilir ama hayatımızın yönünü belirleyen seçimler yine bize aittir. Bu farkındalık, insanı edilgen bir yerden çıkarıp daha özgür ve sorumluluk sahibi bir noktaya taşır.
Toplumla daha sağlıklı bir ilişki kurmanın yolu ise empatiyi yeniden hatırlamaktan geçiyor. Herkesin hayatının dışarıdan göründüğünden çok daha karmaşık olduğunu kabul etmek, yargının yerine merakı koymak önemli. Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey bu. Kendimizi anlarken daha cesur, başkalarını dinlerken daha esnek olabilmek. Çünkü iyileşme dediğimiz şey çoğu zaman büyük değişimlerden değil; küçük ama samimi karşılaşmalardan, esnekliklerden ve gerçek temaslardan doğuyor.

