
Anlam üretmek mi, silinip gitmek mi? Yeni “eksen çağında” pazarlama

1998-2011 yılları arasında New Perspectives Quarterly dergisinin Türkçe edisyonunu birlikte yayınladığımız, halen Noema dergisinin Genel Yayın Yönetmenliğini yürüten Nathan Gardels son başyazısında, bugünü yeni “tarihsel kırılma anı” olarak tanımlıyor ve şu kavramı tartışmaya sunuyor: “Yeni Bir Eksen Kayması Çağı.”
Sosyologlar, etnologlar ve tarih bilimcileri, İlk Eksen Çağı’nın, 2 bin 500 yıl önce -Buda’nın, çok sayıda peygamberin ve Yunan filozoflarının neredeyse eş zamanlı ortaya çıktığı dönem- insanlığın kolektif bilincini köklü biçimde yeniden şekillendirmiş olduğu savına itibar ederler. Barok dönemini, Sanayi Devrimi yıllarını, moderniteye geçişi, önce kolonyalizm hemen ardından emperyalizmin dünyaya hükmettiği dönemleri, “tarım – sanayi – bilgi” toplumu evrelerini, kısmen birlikte kısmen de ayrı ayrı Eksen Çağları ifadesinin içinde ele almak olasıdır.
Gardels, Sosyolog Otto Scharmer’a gönderme yaparak bugünkü “Dünya ölçeğindeki çoklu krizi”, savaşlar, iklim değişikliği ve yapay zekanın yarattığı altüst oluşu, benzer bir dönüşümün eşiği olarak okuyor ve şu soruyu soruyor: “Yanıt yalnızca daha iyi politika ya da teknoloji olabilir mi? Yoksa kolektif bilincimizin yapısını mı değiştirmeliyiz?”
Ürün ya da hizmetiniz hangi “anlam sistemine” ait?
Bu soru, pazarlama iletişimcilerini doğrudan ilgilendirir. Çünkü bir tüketicinin satın alma kararı artık yalnızca ürün tercihinden ibaret değil. Karar alma süreci, ürün ya da hizmetin hangi “anlam sistemine” ait olduğunun da bir işareti… Gardels, Scharmer’ın en sert uyarısının, “epistemik monokültür” kavramında saklı olduğunu söylüyor. Yapay zekanın tek tip bilgi üretim biçimini dayatması, çeşitliliği yok eden endüstriyel tarımın toprağa yaptığının tam analog karşılığı sanki. Tüm markalar sırtlarını aynı algoritmik optimizasyona yaslarlarsa, tüm içerikler aynı başarı kalıbına itilirlerse; bizce ortaya çıkacak olan iletişim değil, “gürültü”dür.
İmaj yönetimi, olmayan özellikleri varmış gibi göstermek; algı yönetimi ise gerçekte var olanı doğru ve tutarlı biçimde ifade etmektir. Bugünün içerik keşmekeşinde markaların büyük çoğunluğu birincisine yaslanıyor. Bunlar, kendi özgünlüğünü keşfet(tir)mek yerine Hristiyan Batı kaynaklı şablonları içselleştirmeye çalışarak bize yabancı, “kültürel kodları belirsiz mesajları” kopyalıyor. Sonuç; “tüketicinin kalbine değil, ekranına çarpan iletişim.”
“İnsanlık evrenin ortak yaratıcısıdır”
Scharmer’ın öngördüğü yeni bilinç düzeyi, “Tüm varlığın ilişkiselliğinin farkındalığı” üzerine kurulu. Birey, bu kez cehaletiyle değil, aydınlanmış bir ekolojiyle topluluğun ve doğanın içine yeniden yerleştiriliyor. Biyoloji üzerine kuramsal çalışmalarıyla bilinen Stuart Kauffman bunu daha da ileriye taşımış, günahın sınırlarını zorlayarak iyice abartmış: “İnsanlık evrenin ortak yaratıcısıdır, bitmiş bir planın pasif izleyicisi değil.”
Pazarlama iletişimi, bu perspektiften bakıldığında kökten dönüşmek zorunda. Tüketiciyle kurulan ilişki, bir satış döngüsünün kırılgan halkası değil; 4 ayağı; sevgi, dostluk, saygı ve şefkatten oluşan kristal bir “sandalye”dir artık. Bir kez kırıldığında yeniden birleştirmek son derece zordur. Markalar, müşteriyle ortak bir “anlam evreni” oluşturmayı başaramazlarsa tüm iletişim yatırımları yalnızca bir görüntü operasyonuna dönüşür; ne kadar parlak olursa olsun, iz bırakmaz.
“Yeni Eksen Çağı” büyük bir fırsat barındırıyor!
“Yeni Eksen Çağı” tezi, Türk pazarlama iletişimi konusunda aslında içinde büyük bir fırsat barındırıyor. Israrla vurguladığımız üzere bize özgü “gönül, namus, vefa, felek, vuslat, hicran, helal olsun, kolay gelsin” gibi ifadelerin İngilizce ve Latince kökenli diğer dillerde, yani kültürlerde tam karşılığı yoktur. Aynen başka dillerde bulunan ve bizde karşılığı olmayan kavramların varlığı gibi…
Batı kaynaklı iletişim modelleri bu kavramsal boşluğu dolduramaz. Scharmer’ın “kolektif içsellik” diye tarif ettiği yeni bilinç biçimi ise tam da bu kavramların işaret ettiği zemine yaslanıyor: Ortak anlam, güven ve ilişkisellik…
Bilindiği üzere biz, iletişimin temelindeki davranış setlerini iki başlık altında ele alırız: Teknik hareketler ve artistik hareketler. İkincisinin üzerine inşa edilen, rakipler tarafından kopyalanamayan, yalnızca özgün kültürel kodlardan türetilebilen iletişim yaklaşımı, yukarıda ifade ettiğimiz temele oturur. Yaratıcılık, tutarlılık, devamlılık (creativity, consistency, continuity – 3C) yaklaşımı ile birleştiğinde ise pazarlama iletişiminde mükemmeliyet noktasına ulaşılabilir.
Yeni bir görme biçimi!
Gardels yazısının sonunda şu kilit tespiti yapıyor: “Bu dönüşüm mevcut düzene karşı bir itirazdan doğuyor; tam da en sert koşullar, arayışını körüklüyor.” Pazarlama iletişimcileri için bu cümle bir uyarıdır: “Mevcut gürültü ortamına daha yüksek sesle katılmak çözümün değil, sorunun parçası olmaktır.”
Yeni eksen; algoritmaya değil, insana; gösterişe değil, gerçekliğe; rakama değil, anlama öncelik tanıyan bir iletişim kültürü gerektiriyor. Bizim “Yapay zekaya evet, köreltmeye hayır” şeklinde ifade etmeye çalıştığımız yaklaşım ile Scharmer’ın “Hesaplamacı aklın egemenliğine karşı çoğulcu zeka” çağrısının bu noktada buluştuğu tespit edilebilir. Bir marka, bu sentezi kurabilirse, gerçek değerlerini, yerel kültürel kodlarını ve iletişim mühendisliğini bir arada taşıyabilirse yeni çağın kazananı olacaktır.
E-ticarette yeni rekabet alanı: Deneyim, ürünün önüne geçiyor
