25 Şubat Abone Ol
  • Haberler
    • Ajanslar / Konkur
    • Atamalar
    • Dijital
    • KSS
    • Haberler
    • Insights
    • Trend
    • Marketing Türkiye 101
    • Türkiye’nin Gündemi
  • Yaratıcı İşler
  • Dergiler
  • Etkinlikler
  • Söyleşiler
  • Kariyer
  • Yazarlar
  • Araştırma
  • Abone Girişi
  • Abone Ol
Nevşin Mengü: Bazı şeyleri konuşmanın bedeli var
Haberler

Nevşin Mengü: Bazı şeyleri konuşmanın bedeli var

Marketing Türkiye
20 dakika önce
7 dk okuma

“Ben YouTube’a ‘yeni bir devrim geliyor’ romantizmiyle değil, biraz mecburiyet biraz da eşimin dostumun tavsiyesiyle başladım” diyor Gazeteci Nevşin Mengü… Mengü’yü televizyon stüdyolarından YouTube ekranlarına götüren o “mecburiyet”, deneyimli gazeteciyi Marketing Türkiye YouTube Rating Report verilerine göre ülkenin en çok izlenen gazetecilerinden birine dönüştürdü… Bağımsız gazeteciliğin yükselişiyle şekillenen yeni dönemi konuşmak için bir araya geldiğimiz Mengü, Türkiye’de gazeteci olmanın, çoğu zaman bir denge oyunu olduğunu, hem sinir sistemini hem de vicdanını yorduğunu söylüyor ve ekliyor “Bazı şeyleri konuşmanın bedeli var…”

Gazeteciliğin dönüşümünü en erken gözlemleyen isimler­den biri olarak beş yıl öncesine dayanıyor ilk YouTube yayınlarınız… YouTube yayınlarına başlamanızın ardın­daki içgörüleri sizden dinleyebilir miyiz?

Ben YouTube’a “yeni bir devrim geliyor” romantizmiyle değil, bi­raz mecburiyet biraz da eşimin dostumun tavsiyesiyle başladım. Televizyonun etkisinin bitmeyeceğini düşünen çoktu ama izleyicinin davranışı da bir yandan değişiyordu. Şehir yaşantısı, koşturmaca derken elimizdeki cep telefonlarıyla ar­tık her yerden bir içerik tüketme ihtiyacı var. Bir de artık izleyiciler aynı saatte aynı ekranın karşına oturmak istemiyor. Herkesin zevki farklı, beğenileri farklı. Bir de haberi, yorumu, tartışmayı kendi istediği anda tüketmek istiyor. Türkiye’de medya alanı daraldıkça, kurum içinde nefes alınacak alan da daralıyor. Böyle bir ortamda ya kendini tekrar eden bir rutinin içinde kalırsın ya da yeni bir mecra kurarsın. Ben ikinciyi seçtim. Zaten daha CNN Türk’teyken Periscope yayınlarını YouTube’a koyduğum bir dönem var; orada hem potansiyeli hem de Türkiye’de işlerin ne kadar hızlı “yanlış anlama ve linç”e döndüğünü de ilk elden gördüm.

Beş yıl öncesine gittiğimde şunu net hatırlıyorum: Gündem çok hızlanmıştı ama hız, kaliteyi beraberinde getirmiyordu. Tam tersine, bilgi kirliliği hızla büyüyor­du. Sosyal medyada dolaşan şeyin “haber” diye servis edilmesi, doğrulama yapılmadan manşete taşınması gibi sorunlar katlanıyordu. YouTube’da yayın yapmaya başlamak benim için “daha özgür konuşayım”dan çok, “daha doğru ve daha kontrollü anlatayım” fikrine da­yanıyordu. Çünkü kendi yayınında hem ritmi hem dili hem de sorumluluğu daha net kurabi­liyorsun. Orada kimse araya girip “şunu söyle­meyelim” demiyor. Ama bu sefer de tüm hata payı senin üzerine yıkılıyor. Hem editör hem muhabir hem yayıncı oluyorsun. Bu da ister istemez disiplin gerektiriyor.

Geride kalan beş yılın sonunda hem en çok izlenen hem de en çok takip edilen gazetecilerden biri oldunuz. Bu başarı­nızın ardında neler yer alıyor?

Ben başarıyı çok “parıltılı” bir şey gibi gör­müyorum. Çok daha düz, çok daha çalışmaya dayalı bir tarafı var. Her şeyden önce istik­rar… İzleyici bir düzenin, bir ritmin olmasını seviyor. Her gün bir şekilde tüm olan biteni onların adına takip edip tarafsız bir şekilde gündemi ele alacağımı biliyor. Bir de lafı do­landırmama meselesi var. Türkiye’de siyaset anlatısı zaten yeterince gergin, yeterince sisli. Ben onu daha da sisli hale getirecek bir dil­den kaçınmaya çalışıyorum. Net bir çerçeve kurmak, “Bu olayın tarafları kim, çıkarları ne, olası sonuç ne” diye bakmak, izleyici için ra­hatlatıcı oluyor.

İkinci mesele güven. Güven de “bana inan” di­yerek oluşmuyor. Hata yaptığında düzelterek, yeri geldiğinde özür dileyerek, bilgiye mesafe­ni koruyarak, kesin konuşman gereken yerle ihtiyatlı olman gereken yeri ayırarak oluşuyor. Sosyal medyada her şey çok hızlı dönüyor; in­sanlar bir cümleyi çekip bağlamından koparı­yor, bir videodan 10 saniyeyi kesip başka bir hikaye yazıyor. Buna rağmen ben mümkün olduğunca “bu bilgi nereden geliyor” soru­sunu önce kendime soruyorum. İzleyici de bunu hissediyor. Ayrıca izleyicinin tek tip ol­madığını kabul etmek de önemli. Kanalımın takipçileri her söylediğime katılmak zorunda değil, zaten katılmıyorlar. Bence bu iyi bir şey; çünkü bu, taraftar kulübü değil, bir gündem takip alanı.

Nevşin Mengü: Bazı şeyleri konuşmanın bedeli var

Bir kurum çatısı altında gazetecilik yap­makla YouTube’da bağımsız bir gaze­teci olmak arasındaki en temel farklar neler?

Kurumda çalışmanın iki yüzü var. Bir tarafı koruyucu: Maaş düzeni, ekip düzeni, teknik altyapı, editoryal süreç… Diğer tarafı ise ka­çınılmaz biçimde sınırlayıcı: Kurumun siyasi, ekonomik, ticari ilişkileri, kimi konulara yak­laşım biçimi; bazen görünür bazen görünmez kırmızı çizgiler… Türkiye’de bu görünmez çizgiler özellikle son yıllarda çok belirginleşti. Bu çizgiler belirginleştikçe, gazetecinin alanı daralıyor. Çoğu zaman mesele “gazeteci ne dü­şünüyor” değil, “kurum bunu kaldırır mı” nok­tasına geliyor.

YouTube’da bağımsız olunca çizgi başka bir yere taşınıyor. “Bağımsızım” demek, “hiç baskı yok” demek değil. Bu sefer baskı başka şekilde geliyor: Hedef gösterilme, linç kültürü, huku­ki riskler, platformun kuralları, algoritmanın dalgalanması. Bir de kimsenin konuşmadığı taraf var: Bağımsız gazetecilik aynı zaman­da bir işletme. Ekibin var, onların emeği var, kurgu var, prodüksiyon var, ofis var, vergi var, fatura var. Kurumdan çıkınca “serbestlik” ka­zanıyorsun ama “güvenceyi” kaybediyorsun. Bu yüzden bağımsızlık, romantik bir slogan olmaktan ziyade ağır bir sorumluluk.

Yaklaşık 1,5 yıl önce başladığımız Mar­keting Türkiye YouTube Rating Report serisinde kadın gazetecilerin listede daha sınırlı temsil edildiği bir dönem­den, bugün daha görünür oldukları bir tabloya geldik. Bu değişimi nasıl değer­lendiriyorsunuz?

Ben bunu iki katmanlı görüyorum. Birincisi, dijitalde düzenli içerik üretiminin öneminin anlaşılması… YouTube’da “arada bir video” ile bir yere gelmek zor. Kadın gazetecilerin bir kısmı son dönemde daha istikrarlı, daha planlı bir yayın ritmi kurdu ve bu doğal olarak gö­rünürlüğü artırdı. İkincisi ise izleyici talebi… İnsanlar sadece sert siyasi tartışma izlemek istemiyor; gündemi daha derli toplu, daha sade, daha anlaşılır bir dille dinlemek istiyor. Bu ihtiyaca iyi cevap veren isimler, cinsiyetten bağımsız şekilde öne çıkıyor.

Ama tabii toplumsal arka planı da yok saya­mam. Türkiye’de kadınların kamusal alanda görünürlüğü, özellikle politik tartışma alanın­da, hala kolay değil. Kadın gazeteciler daha hızlı hedef oluyor, daha sert eleştiri alıyor, kişisel saldırıya daha açık hale geliyor. Buna rağmen daha görünür hale gelmeleri bence önemli. Bu sadece “kadınlar da listede” meselesi değil; gazetecilikte ses çeşitliliği meselesi. Dijital alan, tüm sorunlarına rağmen, bu çeşitliliğe kurumlara kıyasla daha fazla alan açabiliyor.

“Türkiye’de gazeteci olmak” sizin için ne ifade ediyor? Mevcut ko­şullarda gazetecilik yapmayı sürdürmenizi sağlayan en önemli mo­tivasyon ne?

Türkiye’de gazeteci olmak, çoğu zaman bir denge oyunu. Bir yandan kamu yararı, bir yandan güvenlik ve hukuki riskler, bir yandan da ekonomik ger­çeklikler… Çoğu ülkede gazetecilik zaten zor bir meslek ama Türkiye’de zorluk düzeyi başka bir yerde. Çünkü sadece haberin peşinde koşmuyorsun; aynı zamanda haberin peşinde koştu­ğun için “neden koşuyorsun” diye sorgulanıyorsun. O yüzden bu meslek, insanın hem sinir sistemini hem de vic­danını yoran bir meslek.

Beni ayakta tutan şey, hala bu işin an­lamlı olduğuna inanmam. İnsanlar gündem karşısında çok çabuk umut­suzluğa sürükleniyor. Doğru bilgi, sakin analiz, abartısız bir çerçeve, insanla­rın zihnini toparlamasına yardımcı olabiliyor. Bir de izleyiciyle doğrudan ilişki motivasyon sağlıyor. Kurumda çalışırken bir anlamda arada duvar vardır; bu­rada ise geri bildirim anlık, ilişki doğrudan. Bu, çok yorucu olabiliyor ama aynı zamanda “boşuna yapmıyorum” hissini de güçlendiriyor.

Son dönemde pek çok gazetecinin göz altına alındığına şahit olduk. Bu durum Türkiye’deki basın özgürlüğü açısından ne ifade ediyor? Sizin de bir gün gözaltına alınma korku­nuz var mı?

Gazetecilerin gözaltına alınması, basın özgür­lüğü açısından bir “iklim göstergesi”. Sadece tekil vakalar değil, o vakaların toplamı önemli. Bu tablo, gazeteciye ve topluma şunu söylüyor: “Bazı şeyleri ko­nuşmanın bedeli var.” Bu da doğal olarak otosansürü büyütüyor. İnsanlar haber fikrini düşünürken bile geri adım atmaya başlıyor. Bu, basın özgürlüğünü kağıt üzerinde bırakıp pratikte da­raltan bir mekanizma.

“Korku” kısmına gelirsek; elbette insanın aklının bir köşesinde hep bir risk hesa­bı oluyor. Türkiye’de gaze­tecilik yapıyorsan “bana bir şey olmaz” diyemezsin. Ama korkuyu merkeze koyarsan iş yapamazsın. Ben daha çok şunu düşünürüm: Ne söylerken hangi veriye dayanıyorum, hangi cümleyi nasıl kuruyorum, neyi iddia ediyorum, neyi yorum­luyorum? Yani korkuyu bastırmak değil, riski yönetmek…

Giderek kutuplaşan bir iklimde “objek­tif” bir kimlik yaratmak gazeteciliğin en zorlu sınavlarından biri. Siz bununla nasıl mücadele ediyorsunuz?

Ben “objektiflik” kavramını biraz yanlış anlaşılan bir kavram olarak görüyo­rum. Objektiflik, “hiç duygum yok, hiç fikrim yok” demek değil. Objektiflik, yöntem demek. Yani bir olayı anlatırken hangi bilgiyi kesin bilgi olarak sundu­ğunu, hangi kısmın yorum olduğunu ayırmak demek. Ayrıca iki taraf var diye her zaman “iki tarafa eşit mesafe” de doğru bir yöntem değil. Bazen bir tarafın iddiası güçlü kanıta dayanır, diğer tarafın iddiası propaganda olur. Sen gazete­ci olarak bunu ayırmak zorundasın.

Kutuplaşmada en zor olan şey, her cümleyi bir tarafın sloganı gibi okumaya hazır bir kitleyle karşı karşıya olman. Bu yüzden dil çok önemli. Ben mümkün olduğunca bağlamı anlatmaya çalışıyorum. Bir cümle kurarken, o cümlenin “kesilip başka bir yere taşınabileceğini” de biliyorum. Bu insanı otosansüre ite­bilir, ben o noktaya düşmemek için de bazen daha açık, daha uzun anlatmayı tercih ediyorum. İzleyicinin her şeyi “bizden mi, onlardan mı” diye sınıflan­dırmasını kırmanın yolu, izleyicinin aklına saygı duymak ve yöntemi tutarlı kılmak.

Türkiye’de medya ekosisteminin önümüzdeki beş yılda hangi yön­de evrileceğini düşünüyorsunuz? Bağımsız gazetecilik açısından dijital platformlar kalıcı bir çözüm sunar mı?

Konvansiyonel medya tamamen bitmez ama online ile daha fazla iç içe geçer. İstikrarı ve finansman akışını sağlayabilen bağımsızlar büyür, kurumsallaşır; yeni bir konvansiyonel yapı oluşabilir. Bence medya ekosistemi daha da par­çalanacak. Tek bir ana akımın herkesi topladığı günler geri gelmiyor. İnsanlar farklı mecralarda, farklı kabileler halinde gündemi takip ediyor. Bu hem iyi hem kötü. İyi tarafı, tek merkezli bir kontrolün zorlaşması. Kötü tarafı ise or­tak gerçeklik zemininin zayıflaması. Herkes kendi evreninde “doğru” üretebi­liyor. Bu ortamda bağımsız gazeteciliğin rolü aslında daha kritik: Parçalanmış evrenler arasında köprü kurmak, bilgiye dayalı ortak zemin yaratmak.

Dijital platformlar kalıcı bir çözüm mü? Kalıcı bir kanal olabilir ama “kalıcı gü­vence” değil. Çünkü platformların kuralları değişir, algoritma­lar değişir, reklam piyasası dalgalanır, siyasi ve hukuki baskılar dijital alana da taşınır. Dolayısıyla çözüm platform değil, model. Eğer bağımsız gazetecilik sürdürülebilir bir finansman modeli kurarsa, dijital mecralar kalıcı bir alan sunar. Ama model kurul­mazsa, en iyi platform bile yeterli olmaz.

Kanalınızın finansmanını nasıl sağlıyorsunuz; marka­ların YouTube gazeteciliğine hem ekonomik hem de zihinsel olarak hala mesafeli durmasını neye bağlıyor­sunuz?

Finansman meselesi bağımsız gazeteciliğin belki de en gerçek, en çıplak konusu. Çünkü bir kanal, kamera karşısına geçip ko­nuşmaktan ibaret değil. Kurgu var, prodüksiyon var, ekipman yenileme var, emek var. Bunların hepsi düzenli maliyet. YouTu­be tarafında reklam geliri tek başına her zaman güvenilir değil; dalgalanıyor. O yüzden izleyici destekleri, üyelik modelleri, ba­zen sponsorlu işler, bazen farklı gelir kanalları devreye giriyor. Burada kritik olan şey, finansman ile editoryal çizgi arasında­ki mesafeyi doğru kurmak. Çünkü izleyici güveni bu mesafeye bağlı. Markaların mesafesi ise çoğu zaman ideolojik değil, risk yönetimi. Tür­kiye’de markalar siyasetten uzak durmak istiyor. YouTube gazeteciliği, ister istemez güncel siyasete değdiği için “marka güvenliği” kaygısı doğuruyor. Bir de zihinsel bariyer var: Bazı markalar hala YouTube’u hafif, televizyonu ciddi görüyor. Üçüncü mesele ölçümleme ve ajans pratikleri; alışkanlıklar TV lehine kurulmuş durumda. Bu değişiyor ama yavaş değişiyor. Benim beklentim, mar­kaların YouTube gazeteciliğini tamamen dışlamak yerine, şeffaf kurallarla ve doğru formatlarla bu alandaki yayınlarla ilişki kurmayı öğrenmesi yönünde.

1 Ali Atay: Yetersiz insan olmak bana komik geliyor
Ali Atay: Yetersiz insan olmak bana komik geliyor
2 Yapay zekanın gözüne girme rehberi
Yapay zekanın gözüne girme rehberi
3 Terk edilmiş maymuna IKEA kucak açtı
Terk edilmiş maymuna IKEA kucak açtı
4 Google'ın yeni telefonu Pixel 10a tanıtıldı
Google’ın yeni telefonu Pixel 10a tanıtıldı
5 Türk oyun şirketi 1 milyar doları aşan değerlemeyle satıldı
Türk oyun şirketi 1 milyar doları aşan değerlemeyle satıldı
Güncel Haberler
Algoritmadan sepete: AI ticarete hazır mısınız?
Algoritmadan sepete: AI ticarete hazır mısınız?
Doğru brief vermeyi biliyor musunuz? Emin misiniz!
Doğru brief vermeyi biliyor musunuz? Emin misiniz!
Nevşin Mengü: Bazı şeyleri konuşmanın bedeli var
Nevşin Mengü: Bazı şeyleri konuşmanın bedeli var
Sosyal Medya
  • FACEBOOK
  • TWITTER
  • LINKEDIN
  • INSTAGRAM
  • YOUTUBE

İlgili Haberler

Clinique ve Crayola’dan renkli iş birliği: Mükemmellik yerine yaratıcılık ön planda
Featured
Clinique ve Crayola’dan renkli iş birliği: Mükemmellik yerine yaratıcılık ön planda
Gülben Dikmen
3 hafta önce
Futbol ekonomisi rekor kırdı, lider değişmedi
Haberler
Futbol ekonomisi rekor kırdı, lider değişmedi
Nafizcan Önder
23 Ocak 2026
Sevgililer Günü'nde hediye seçerken, maddi değer değil "beni tanıyor hissi" öne çıkıyor
Haberler
Sevgililer Günü’nde hediye seçerken, maddi değer değil “beni tanıyor hissi” öne çıkıyor
Sena Tufan
2 hafta önce
Sepette aşk var: Asda, flörtü market raflarına taşıdı
Haberler
Sepette aşk var: Asda, flörtü market raflarına taşıdı
Sena Tufan
2 hafta önce
  • Yarışmalar
  • Temsilcilikler
  • Etkinlikler
  • Yayınlar
Yarışmalar Yarışmalar Yarışmalar Yarışmalar Yarışmalar Yarışmalar
Temsilcilikler Temsilcilikler Temsilcilikler
Etkinlikler Etkinlikler Etkinlikler Etkinlikler Etkinlikler Etkinlikler Etkinlikler
Yayınlar

Esentepe Mahallesi, Kore Şehitleri Caddesi, No:7, Yegane Apartmanı, Kat: 2, Daire: 4,
Şişli/İstanbul

[email protected]
0 (212) 211 11 12

  • Haberler
  • Yazarlar
  • Söyleşiler
  • Yaratıcı İşler
  • Etkinlikler
  • Kariyer
  • Üye Girişi
  • Kayıt Ol
  • Hakkımızda
  • Künye ve İletişim
  • KVKK Açık Rıza Beyanı
  • Mesafeli Satış Sözleşmesi
  • Gizlilik, Kişisel Verilerin Korunması ve İşlenmesi Politikası

©2026 Rota Yayın Yapım Tanıtım Tic. Ltd. Şti. Bu Sitede Bulunan Yazı Ve Çizimlerin Her Hakkı Saklıdır.

Abone Ol
  • Haberler
    • Ajanslar / Konkur
    • Atamalar
    • Dijital
    • KSS
    • Haberler
    • Insights
    • Trend
    • Marketing Türkiye 101
    • Türkiye’nin Gündemi
  • Yaratıcı İşler
  • Dergiler
  • Etkinlikler
  • Söyleşiler
  • Kariyer
  • Yazarlar
  • Araştırma

© 2001 Rota Yayın Yapım Tanıtım Tic. Ltd. Şti. Bu Sitede Bulunan Yazı Ve Çizimlerin Her Hakkı Saklıdır.

Asquared WordPress Agency tarafından tasarlanmış ve kodlanmıştır.