
Araştırma: Formula 1’in geliş haberi Türk halkında nasıl karşılık buldu?
Formula 1 Türkiye’ye geri dönüyor. Peki toplum bu geri dönüşü nasıl karşılıyor? Bir heyecan dalgası mı, yoksa uzaktan izlenen bir gelişme mi? Twentify’ın gerçekleştirdiği “Türkiye’nin 2027 F1 Grand Prix’sine Bakışı” araştırması, İstanbul’da yeniden düzenlenecek Grand Prix’ye ilişkin toplumsal algıyı mercek altına alırken çarpıcı bir içgörü ortaya koyuyor: Bu gelişme, F1’e ilgisi olmayan katılımcılar dahil neredeyse tüm katılımcılarda, güçlü bir ulusal gurur ve prestij duygusu uyandırıyor…
Araştırmanın en güçlü bulgusu, duygusal sahiplenme ile fiziksel katılım arasındaki derin uçurum. Grand Prix haberi, F1’e ilgisi olmayan katılımcılar dahil neredeyse herkes için bir gurur ve prestij kaynağı olarak konumlanıyor. Ancak bu duygu, tribüne gitme ya da aktif takip etme davranışına dönüşmüyor. Türkiye’de F1, hala kitlesel bir spor alışkanlığı değil; daha çok “denk gelince izlenen” bir içerik olarak konumlanıyor.
Türkiye F1’i seviyor ama uzaktan…
Araştırmaya göre motor sporları, Türkiye’de futbol başta olmak üzere diğer branşların gölgesinde kalıyor. Katılımcılar F1’i tamamen reddetmese de gündelik hayatın bir parçası olarak görmüyor. Bunun arkasında yalnızca bireysel ilgi eksikliği değil; uzun yıllar pistin olmaması, medyada sınırlı yer bulması ve erişim bariyerleri gibi yapısal nedenler de yer alıyor.
“Bence reklam eksikliği, medya… Bir de ilgisizlik. Genelde bizim ülkemizde futbola çok ilgi gösterildiği için motor sporlarından uzak kalıyoruz.” (Erkek, 38)
Az ama tutkulu: F1’in gerçek takipçileri
Araştırma, geniş kitlelerde sınırlı kalan ilgiye rağmen F1’i yakından ve tutkuyla takip eden küçük ama dikkat çekici bir segmentin varlığına işaret ediyor. Bu profil; motor sporlarına kişisel ilgi duyan, araç kültürüyle bağı olan ve dijital platformlar üzerinden içerik tüketimini aktif biçimde sürdüren genç yetişkinlerden oluşuyor. Sosyal medyada yarış özetlerinden pilot hikayelerine kadar geniş bir içerik evrenini takip eden bu grup, F1 ile en güçlü bağı kuran kitle olarak öne çıkıyor.
“İki yıl önce motor ehliyeti aldım, bu sebepten daha da ilgimi çekmeye başladı. Aslında ehliyet almamın sebebi de Formula 1 yarışları oldu diyebilirim.” (Kadın, 27)
“Çocukluğumdan beri motorlara ve araçlara ilgim çok fazla. İlgim Formula 1’in bir ayağının İstanbul’a alınmasıyla başlamıştı.” (Erkek, 36)
Grand Prix bir spor etkinliğinden fazlası

Buna karşın Grand Prix’nin dönüşü, sporun kendisinden bağımsız olarak güçlü bir anlam taşıyor. Katılımcılar bu organizasyonu Türkiye’nin uluslararası arenada görünürlüğünü artıran bir fırsat olarak okuyor. “Ülkemiz tanınıyor”, “İstanbul bunu hak ediyor” gibi ifadeler, organizasyonun bir spor etkinliğinden çok bir “imaj meselesi” olarak konumlandığını gösteriyor. Bu yönüyle Grand Prix, Türkiye için bir tür yumuşak güç aracı olarak değerlendiriliyor.
“Heyecanlandım, o eski Türkiye ve globalle entegre yapımız hoşuma gitti. Nostaljik de oldu biraz açıkçası.” (Erkek, 30)
“Türkiye’nin Ortadoğu ülkesi olmadığını tüm dünya görmüş olur.” (Erkek, 26)
“Toprak Razgatlıoğlu, Kenan Sofuoğlu ile motor sporlarındaki başarımız F1’e taşınabilir.” (Erkek, 35)
Peki, ekonomimize nasıl yansır?
Ekonomik tarafta ise daha temkinli bir tablo söz konusu. Katılımcılar organizasyonun turizme katkı sağlayacağı, döviz girdisi yaratacağı ve ülke tanıtımına destek olacağı konusunda hemfikir. Ancak bu etkinin bireysel refaha doğrudan yansıyacağına dair inanç oldukça sınırlı. Başka bir deyişle, Grand Prix’nin “ülkeye faydası var ama bana yok” algısı öne çıkıyor.
“Esnaflar iyi iş yapar, oteller daha işlek olur, ülkenin bilinirliği arttığı için daha çok turist çeker.” (Erkek, 30)
“Gözle görülür katkı olmaz ama illaki dolaylı anlamda olumlu katkı sağlar.” (Erkek, 37)
En büyük sorun Türk pilot eksikliği
Araştırmanın en dikkat çekici bulgularından biri de Türk pilot ya da takım eksikliği. Katılımcılar, destekleyecekleri bir yerli isim olmadan organizasyonu “bizim yarışımız” olarak hissetmekte zorlanıyor. Futboldaki milli takım dinamiğinin F1’de karşılık bulmaması, duygusal bağın zayıflamasına neden oluyor. Buna karşın olası bir Türk pilotun, ilgiyi dramatik biçimde artıracağına dair güçlü bir inanç söz konusu.
“Keşke burada yarışan bir sporcumuz da olsaydı. F1 pilotunun Türk olması, Türk halkının bu organizasyonu daha çok sahiplenmesini sağlayabilirdi.” (Erkek, 27)
En büyük bariyer: Erişilebilirlik
Katılımın önündeki en somut engeller ise ekonomik ve lojistik. Yüksek bilet fiyatları, ulaşım ve konaklama maliyetleri, kara borsa riski ve yetersiz tanıtım, organizasyonun geniş kitlelere ulaşmasını zorlaştırıyor. Nitekim birçok katılımcı, Grand Prix’nin dönüşünden araştırma sürecine kadar haberdar olmadığını ifade ediyor. Bu da tanıtım stratejisinin en zayıf halkalardan biri olduğunu ortaya koyuyor.
Marka dünyası için hazır bir zemin
Araştırma, F1’e yönelik sınırlı ilgiye rağmen marka bilinirliğinin oldukça güçlü olduğunu da gösteriyor. Ferrari, Mercedes ve Lewis Hamilton gibi isimler neredeyse herkes tarafından tanınıyor. Bu tanınırlık, spor takipçiliğinden çok popüler kültür ve otomobil algısından besleniyor. Dolayısıyla F1, markalar için Türkiye’de halihazırda güçlü bir zemin sunuyor.
“Ferrari ve Mercedes, Türk halkının sevip değer verdiği iki marka. Mercedes’in yıldızı ve araçları pek çok Yeşilçam filmine eşlik etmiştir. Lüks marka deyince de ilk akla gelen Ferrari’dir.” (Erkek, 35)
“Hamilton’u seviyorum ve onun şampiyon olmasını yürekten istiyorum. Karakteri, duruşu benim için bir idol.” (Erkek, 36)
“Kültürel entegrasyon için bir fırsat”
Katılımcılar Grand Prix’yi yalnızca bir yarış olarak değil, Türkiye’nin kültürel zenginliğini dünyaya anlatma fırsatı olarak görüyor. Gastronomiden müziğe, tarihi mekânlardan şehir deneyimine kadar pek çok unsurun organizasyona entegre edilmesi gerektiği vurgulanıyor. Bu yaklaşım, F1’i bir spor etkinliğinden çıkarıp bir deneyim ekonomisi alanına taşıma potansiyeli barındırıyor.
“Katılımcılara gastronomik bir deneyim sunulabilir; küçük kebaplar, baklava, Türk kahvesi dağıtılabilir. Bu kaliteli sunum yabancı izleyiciler için özellikle unutulmaz olur.” (Kadın, 27)
“Yarış alanına stantlar kurulmalı ve Türkiye’nin en iyi şefleri bu stantlarda Türk yemeklerinin en iyi versiyonunu hazırlamalı.” (Erkek, 26)
Sonuç: Asıl mesele F1 değil, Türkiye’nin kendisi
Tüm bulgular bir araya geldiğinde ortaya net bir gerçek çıkıyor: Türkiye toplumu için F1 bir spor organizasyonundan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bu organizasyon, ülkenin kendini dünyaya nasıl anlattığıyla doğrudan ilişkili.
Ancak bu hikayenin gerçekten yazılabilmesi için gurur yeterli değil. Erişilebilirlik, sürdürülebilir tanıtım ve toplumsal sahiplenme şart. Ve belki de en önemlisi, bir gün pistte yerini alacak bir Türk pilot…
2027’ye doğru geri sayım başlarken asıl soru şu: İstanbul Grand Prix, Türkiye için yalnızca vitrinde parlayan bir uluslararası etkinlik mi olacak, yoksa motor sporlarıyla gerçek bir buluşmanın başlangıcı mı? Yanıt; tribünlerde değil, o tribünlere kimlerin ulaşabildiğinde saklı.
Araştırmanın Metodolojisi
2027 İstanbul Grand Prix’sine yönelik toplumsal algıyı, beklentileri ve duygusal tepkileri; ulusal kimlik, turizm, ekonomi ve Formula 1 markalarına yönelik tutumlar çerçevesinde derinlemesine anlamak amacıyla gerçekleştirilen ve Twentify imzası taşıyan “Türkiye’nin 2027 F1 Grand Prix’sine Bakışı” araştırması, 32 katılımcıyla yapılan bire bir derinlemesine görüşmelere dayanıyor.
Araştırmada katılımcılar; 23–45 yaş aralığında, kadın ve erkeklerden oluşan, A’dan C2’ye uzanan sosyoekonomik grupları kapsayan ve motor sporlarıyla farklı düzeylerde ilişki kuran bireylerden seçildi. Görüşmeler Türkçe olarak, yarı yapılandırılmış bir kılavuz eşliğinde yürütülürken; katılımcıların motor sporlarıyla ilişkisi, Grand Prix’ye yönelik duygusal tepkileri, marka farkındalığı ve organizasyona katılım dinamikleri çok boyutlu şekilde ele alındı.
Pistte hız, sahnede hikaye: Formula 1 marka evreni için ne ifade ediyor?
