
Nevşin Mengü: Bazı şeyleri konuşmanın bedeli var
“Ben YouTube’a ‘yeni bir devrim geliyor’ romantizmiyle değil, biraz mecburiyet biraz da eşimin dostumun tavsiyesiyle başladım” diyor Gazeteci Nevşin Mengü… Mengü’yü televizyon stüdyolarından YouTube ekranlarına götüren o “mecburiyet”, deneyimli gazeteciyi Marketing Türkiye YouTube Rating Report verilerine göre ülkenin en çok izlenen gazetecilerinden birine dönüştürdü… Bağımsız gazeteciliğin yükselişiyle şekillenen yeni dönemi konuşmak için bir araya geldiğimiz Mengü, Türkiye’de gazeteci olmanın, çoğu zaman bir denge oyunu olduğunu, hem sinir sistemini hem de vicdanını yorduğunu söylüyor ve ekliyor “Bazı şeyleri konuşmanın bedeli var…”
Gazeteciliğin dönüşümünü en erken gözlemleyen isimlerden biri olarak beş yıl öncesine dayanıyor ilk YouTube yayınlarınız… YouTube yayınlarına başlamanızın ardındaki içgörüleri sizden dinleyebilir miyiz?
Ben YouTube’a “yeni bir devrim geliyor” romantizmiyle değil, biraz mecburiyet biraz da eşimin dostumun tavsiyesiyle başladım. Televizyonun etkisinin bitmeyeceğini düşünen çoktu ama izleyicinin davranışı da bir yandan değişiyordu. Şehir yaşantısı, koşturmaca derken elimizdeki cep telefonlarıyla artık her yerden bir içerik tüketme ihtiyacı var. Bir de artık izleyiciler aynı saatte aynı ekranın karşına oturmak istemiyor. Herkesin zevki farklı, beğenileri farklı. Bir de haberi, yorumu, tartışmayı kendi istediği anda tüketmek istiyor. Türkiye’de medya alanı daraldıkça, kurum içinde nefes alınacak alan da daralıyor. Böyle bir ortamda ya kendini tekrar eden bir rutinin içinde kalırsın ya da yeni bir mecra kurarsın. Ben ikinciyi seçtim. Zaten daha CNN Türk’teyken Periscope yayınlarını YouTube’a koyduğum bir dönem var; orada hem potansiyeli hem de Türkiye’de işlerin ne kadar hızlı “yanlış anlama ve linç”e döndüğünü de ilk elden gördüm.
Beş yıl öncesine gittiğimde şunu net hatırlıyorum: Gündem çok hızlanmıştı ama hız, kaliteyi beraberinde getirmiyordu. Tam tersine, bilgi kirliliği hızla büyüyordu. Sosyal medyada dolaşan şeyin “haber” diye servis edilmesi, doğrulama yapılmadan manşete taşınması gibi sorunlar katlanıyordu. YouTube’da yayın yapmaya başlamak benim için “daha özgür konuşayım”dan çok, “daha doğru ve daha kontrollü anlatayım” fikrine dayanıyordu. Çünkü kendi yayınında hem ritmi hem dili hem de sorumluluğu daha net kurabiliyorsun. Orada kimse araya girip “şunu söylemeyelim” demiyor. Ama bu sefer de tüm hata payı senin üzerine yıkılıyor. Hem editör hem muhabir hem yayıncı oluyorsun. Bu da ister istemez disiplin gerektiriyor.
Geride kalan beş yılın sonunda hem en çok izlenen hem de en çok takip edilen gazetecilerden biri oldunuz. Bu başarınızın ardında neler yer alıyor?
Ben başarıyı çok “parıltılı” bir şey gibi görmüyorum. Çok daha düz, çok daha çalışmaya dayalı bir tarafı var. Her şeyden önce istikrar… İzleyici bir düzenin, bir ritmin olmasını seviyor. Her gün bir şekilde tüm olan biteni onların adına takip edip tarafsız bir şekilde gündemi ele alacağımı biliyor. Bir de lafı dolandırmama meselesi var. Türkiye’de siyaset anlatısı zaten yeterince gergin, yeterince sisli. Ben onu daha da sisli hale getirecek bir dilden kaçınmaya çalışıyorum. Net bir çerçeve kurmak, “Bu olayın tarafları kim, çıkarları ne, olası sonuç ne” diye bakmak, izleyici için rahatlatıcı oluyor.
İkinci mesele güven. Güven de “bana inan” diyerek oluşmuyor. Hata yaptığında düzelterek, yeri geldiğinde özür dileyerek, bilgiye mesafeni koruyarak, kesin konuşman gereken yerle ihtiyatlı olman gereken yeri ayırarak oluşuyor. Sosyal medyada her şey çok hızlı dönüyor; insanlar bir cümleyi çekip bağlamından koparıyor, bir videodan 10 saniyeyi kesip başka bir hikaye yazıyor. Buna rağmen ben mümkün olduğunca “bu bilgi nereden geliyor” sorusunu önce kendime soruyorum. İzleyici de bunu hissediyor. Ayrıca izleyicinin tek tip olmadığını kabul etmek de önemli. Kanalımın takipçileri her söylediğime katılmak zorunda değil, zaten katılmıyorlar. Bence bu iyi bir şey; çünkü bu, taraftar kulübü değil, bir gündem takip alanı.

Bir kurum çatısı altında gazetecilik yapmakla YouTube’da bağımsız bir gazeteci olmak arasındaki en temel farklar neler?
Kurumda çalışmanın iki yüzü var. Bir tarafı koruyucu: Maaş düzeni, ekip düzeni, teknik altyapı, editoryal süreç… Diğer tarafı ise kaçınılmaz biçimde sınırlayıcı: Kurumun siyasi, ekonomik, ticari ilişkileri, kimi konulara yaklaşım biçimi; bazen görünür bazen görünmez kırmızı çizgiler… Türkiye’de bu görünmez çizgiler özellikle son yıllarda çok belirginleşti. Bu çizgiler belirginleştikçe, gazetecinin alanı daralıyor. Çoğu zaman mesele “gazeteci ne düşünüyor” değil, “kurum bunu kaldırır mı” noktasına geliyor.
YouTube’da bağımsız olunca çizgi başka bir yere taşınıyor. “Bağımsızım” demek, “hiç baskı yok” demek değil. Bu sefer baskı başka şekilde geliyor: Hedef gösterilme, linç kültürü, hukuki riskler, platformun kuralları, algoritmanın dalgalanması. Bir de kimsenin konuşmadığı taraf var: Bağımsız gazetecilik aynı zamanda bir işletme. Ekibin var, onların emeği var, kurgu var, prodüksiyon var, ofis var, vergi var, fatura var. Kurumdan çıkınca “serbestlik” kazanıyorsun ama “güvenceyi” kaybediyorsun. Bu yüzden bağımsızlık, romantik bir slogan olmaktan ziyade ağır bir sorumluluk.
Yaklaşık 1,5 yıl önce başladığımız Marketing Türkiye YouTube Rating Report serisinde kadın gazetecilerin listede daha sınırlı temsil edildiği bir dönemden, bugün daha görünür oldukları bir tabloya geldik. Bu değişimi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben bunu iki katmanlı görüyorum. Birincisi, dijitalde düzenli içerik üretiminin öneminin anlaşılması… YouTube’da “arada bir video” ile bir yere gelmek zor. Kadın gazetecilerin bir kısmı son dönemde daha istikrarlı, daha planlı bir yayın ritmi kurdu ve bu doğal olarak görünürlüğü artırdı. İkincisi ise izleyici talebi… İnsanlar sadece sert siyasi tartışma izlemek istemiyor; gündemi daha derli toplu, daha sade, daha anlaşılır bir dille dinlemek istiyor. Bu ihtiyaca iyi cevap veren isimler, cinsiyetten bağımsız şekilde öne çıkıyor.
Ama tabii toplumsal arka planı da yok sayamam. Türkiye’de kadınların kamusal alanda görünürlüğü, özellikle politik tartışma alanında, hala kolay değil. Kadın gazeteciler daha hızlı hedef oluyor, daha sert eleştiri alıyor, kişisel saldırıya daha açık hale geliyor. Buna rağmen daha görünür hale gelmeleri bence önemli. Bu sadece “kadınlar da listede” meselesi değil; gazetecilikte ses çeşitliliği meselesi. Dijital alan, tüm sorunlarına rağmen, bu çeşitliliğe kurumlara kıyasla daha fazla alan açabiliyor.
“Türkiye’de gazeteci olmak” sizin için ne ifade ediyor? Mevcut koşullarda gazetecilik yapmayı sürdürmenizi sağlayan en önemli motivasyon ne?
Türkiye’de gazeteci olmak, çoğu zaman bir denge oyunu. Bir yandan kamu yararı, bir yandan güvenlik ve hukuki riskler, bir yandan da ekonomik gerçeklikler… Çoğu ülkede gazetecilik zaten zor bir meslek ama Türkiye’de zorluk düzeyi başka bir yerde. Çünkü sadece haberin peşinde koşmuyorsun; aynı zamanda haberin peşinde koştuğun için “neden koşuyorsun” diye sorgulanıyorsun. O yüzden bu meslek, insanın hem sinir sistemini hem de vicdanını yoran bir meslek.
Beni ayakta tutan şey, hala bu işin anlamlı olduğuna inanmam. İnsanlar gündem karşısında çok çabuk umutsuzluğa sürükleniyor. Doğru bilgi, sakin analiz, abartısız bir çerçeve, insanların zihnini toparlamasına yardımcı olabiliyor. Bir de izleyiciyle doğrudan ilişki motivasyon sağlıyor. Kurumda çalışırken bir anlamda arada duvar vardır; burada ise geri bildirim anlık, ilişki doğrudan. Bu, çok yorucu olabiliyor ama aynı zamanda “boşuna yapmıyorum” hissini de güçlendiriyor.
Son dönemde pek çok gazetecinin göz altına alındığına şahit olduk. Bu durum Türkiye’deki basın özgürlüğü açısından ne ifade ediyor? Sizin de bir gün gözaltına alınma korkunuz var mı?
Gazetecilerin gözaltına alınması, basın özgürlüğü açısından bir “iklim göstergesi”. Sadece tekil vakalar değil, o vakaların toplamı önemli. Bu tablo, gazeteciye ve topluma şunu söylüyor: “Bazı şeyleri konuşmanın bedeli var.” Bu da doğal olarak otosansürü büyütüyor. İnsanlar haber fikrini düşünürken bile geri adım atmaya başlıyor. Bu, basın özgürlüğünü kağıt üzerinde bırakıp pratikte daraltan bir mekanizma.
“Korku” kısmına gelirsek; elbette insanın aklının bir köşesinde hep bir risk hesabı oluyor. Türkiye’de gazetecilik yapıyorsan “bana bir şey olmaz” diyemezsin. Ama korkuyu merkeze koyarsan iş yapamazsın. Ben daha çok şunu düşünürüm: Ne söylerken hangi veriye dayanıyorum, hangi cümleyi nasıl kuruyorum, neyi iddia ediyorum, neyi yorumluyorum? Yani korkuyu bastırmak değil, riski yönetmek…
Giderek kutuplaşan bir iklimde “objektif” bir kimlik yaratmak gazeteciliğin en zorlu sınavlarından biri. Siz bununla nasıl mücadele ediyorsunuz?
Ben “objektiflik” kavramını biraz yanlış anlaşılan bir kavram olarak görüyorum. Objektiflik, “hiç duygum yok, hiç fikrim yok” demek değil. Objektiflik, yöntem demek. Yani bir olayı anlatırken hangi bilgiyi kesin bilgi olarak sunduğunu, hangi kısmın yorum olduğunu ayırmak demek. Ayrıca iki taraf var diye her zaman “iki tarafa eşit mesafe” de doğru bir yöntem değil. Bazen bir tarafın iddiası güçlü kanıta dayanır, diğer tarafın iddiası propaganda olur. Sen gazeteci olarak bunu ayırmak zorundasın.
Kutuplaşmada en zor olan şey, her cümleyi bir tarafın sloganı gibi okumaya hazır bir kitleyle karşı karşıya olman. Bu yüzden dil çok önemli. Ben mümkün olduğunca bağlamı anlatmaya çalışıyorum. Bir cümle kurarken, o cümlenin “kesilip başka bir yere taşınabileceğini” de biliyorum. Bu insanı otosansüre itebilir, ben o noktaya düşmemek için de bazen daha açık, daha uzun anlatmayı tercih ediyorum. İzleyicinin her şeyi “bizden mi, onlardan mı” diye sınıflandırmasını kırmanın yolu, izleyicinin aklına saygı duymak ve yöntemi tutarlı kılmak.
Türkiye’de medya ekosisteminin önümüzdeki beş yılda hangi yönde evrileceğini düşünüyorsunuz? Bağımsız gazetecilik açısından dijital platformlar kalıcı bir çözüm sunar mı?
Konvansiyonel medya tamamen bitmez ama online ile daha fazla iç içe geçer. İstikrarı ve finansman akışını sağlayabilen bağımsızlar büyür, kurumsallaşır; yeni bir konvansiyonel yapı oluşabilir. Bence medya ekosistemi daha da parçalanacak. Tek bir ana akımın herkesi topladığı günler geri gelmiyor. İnsanlar farklı mecralarda, farklı kabileler halinde gündemi takip ediyor. Bu hem iyi hem kötü. İyi tarafı, tek merkezli bir kontrolün zorlaşması. Kötü tarafı ise ortak gerçeklik zemininin zayıflaması. Herkes kendi evreninde “doğru” üretebiliyor. Bu ortamda bağımsız gazeteciliğin rolü aslında daha kritik: Parçalanmış evrenler arasında köprü kurmak, bilgiye dayalı ortak zemin yaratmak.
Dijital platformlar kalıcı bir çözüm mü? Kalıcı bir kanal olabilir ama “kalıcı güvence” değil. Çünkü platformların kuralları değişir, algoritmalar değişir, reklam piyasası dalgalanır, siyasi ve hukuki baskılar dijital alana da taşınır. Dolayısıyla çözüm platform değil, model. Eğer bağımsız gazetecilik sürdürülebilir bir finansman modeli kurarsa, dijital mecralar kalıcı bir alan sunar. Ama model kurulmazsa, en iyi platform bile yeterli olmaz.
Kanalınızın finansmanını nasıl sağlıyorsunuz; markaların YouTube gazeteciliğine hem ekonomik hem de zihinsel olarak hala mesafeli durmasını neye bağlıyorsunuz?
Finansman meselesi bağımsız gazeteciliğin belki de en gerçek, en çıplak konusu. Çünkü bir kanal, kamera karşısına geçip konuşmaktan ibaret değil. Kurgu var, prodüksiyon var, ekipman yenileme var, emek var. Bunların hepsi düzenli maliyet. YouTube tarafında reklam geliri tek başına her zaman güvenilir değil; dalgalanıyor. O yüzden izleyici destekleri, üyelik modelleri, bazen sponsorlu işler, bazen farklı gelir kanalları devreye giriyor. Burada kritik olan şey, finansman ile editoryal çizgi arasındaki mesafeyi doğru kurmak. Çünkü izleyici güveni bu mesafeye bağlı. Markaların mesafesi ise çoğu zaman ideolojik değil, risk yönetimi. Türkiye’de markalar siyasetten uzak durmak istiyor. YouTube gazeteciliği, ister istemez güncel siyasete değdiği için “marka güvenliği” kaygısı doğuruyor. Bir de zihinsel bariyer var: Bazı markalar hala YouTube’u hafif, televizyonu ciddi görüyor. Üçüncü mesele ölçümleme ve ajans pratikleri; alışkanlıklar TV lehine kurulmuş durumda. Bu değişiyor ama yavaş değişiyor. Benim beklentim, markaların YouTube gazeteciliğini tamamen dışlamak yerine, şeffaf kurallarla ve doğru formatlarla bu alandaki yayınlarla ilişki kurmayı öğrenmesi yönünde.
