Yapı ve yapı malzemelerinde yabancı sermayenin etkisi masaya yatırıldı

ODE Yalıtım Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Turan önderliğinde, “Yapı ve Yapı Malzemeleri Sektöründe Yabancı Sermayenin Etkisi” başlığında bir yuvarlak masa toplantısı düzenlendi. 30 Nisan tarihinde, Balmumcu Renaissance Polat Bosphorus Hotel’de gerçekleşen toplantının moderatörlüğünü Marketing Türkiye Genel Yayım Yönetmeni Günseli Özen yaptı.

Toplantı açılışını gerçekleştiren Marketing Türkiye Genel Yayım Yönetmeni Günseli Özen sözlerine şöyle şu ifadelerle başladı:  “Giderek gün­demimizde daha çok yer alan ya­bancı sermayeye talep ve gelişi sürecine ilişkin görüşlerin payla­şılacağı bir yuvarlak masa toplantısındayız. Konunun sektör önderleriyle tartışıl­ması fikri, Orhan Turan Bey’den geldi. Konuyu yapı ve yapı malzemeleri sektörü odağından bakarak ele alacağız ancak yaklaşımın yabancı sermayenin ilgisini çeken sektörler tarafında da gündeme alınmasını dileriz. Paylaşımların katma değer yaratması adına, Pusula Dergisi ile birlikte ek olarak yayınlanması kararı verildi.

‘Yapı ve Yapı Malzemelerinde Yabancı Ser­mayenin Etkisi’ başlığı altında söyleneceklerin olduğu muhakkak. Masamızda kendi yaptıkları işlerle ilgili uzun yıllar deneyim kazanmış ayrı­ca dava adamı olarak sektörel gelişme katma değer yaratmış temsilciler yer alıyor. Fibrobe­ton Yönetim Kurulu Başkanı Dündar Yetişener, Pekintaş Şirketler Grubu Genel Müdürü Özhan Olcay, Urtim Kalıp Yönetim Kurulu Başkanı Ser­dar Urfalılar, Makine Yüksek Mühendisi Fatih Tuncay Ayhan, IFM Medya Başkanı Artunç Ko­cabalkan ve ODE Yalıtım Yönetim Kurulu Başka­nı Orhan Turan ile birlikte yabancı sermayenin sektörel etkilerini konuşacağız.”

ode

GÜNSELİ ÖZEN: Sektörün problemleri var. “Yüksek Teknolojiye Geçişte Yapı Sektörünün Geleceği” başlığında bir zirve yapılmış. Sektör derneklerinin çözümlerinden çok sorunlarını okudum. Sorunlar da birbirine benziyor. Siz­ce buradan yola çıkarak sektörün problemleri nelerdir ve bizden bir marka çıkarmanın önün­deki engeller sizce bu problemlerle özdeşiyor mu? Yabancı sermaye açısından sektörün bir fotoğrafını çeker misiniz?

DÜNDAR YETiŞENER: Bizim alanı­mızda şu an böyle bir şey yok. Şirket olarak dünya standartlarında olması gereken bir çalışma yürütüyoruz, o anlamda da rakibimiz yok. Merdiven altı üretim yapan firmalar çoğaldı ama şunu biliyorum ki, her­kesin parası çok kıymetli ve parasını kimse sokağa atmak istemez. Siz doğru üretim yapı­yorsanız, onlar da bu üretim kalitesine ulaşa­mıyorsa, bu ihtiyaç sahipleri gelip sizi buluyor.

Dünyada 24 ülkeden fazla ülkeye beton ihraç ediyoruz. Türkiye’de en büyük krizde İnguşetya’ya çantamı alıp, kırık İngilizcem­le gittim. Beni oraya götüren kriz oldu. 2017 yılı bilançosuna göre, yüzde 60’a yakın ihracat yaparken, 2018’de bu oranı yüzde 60’ın üze­rine çıkaracağız. Şu anda ihracat yaptığımız ülkeler; İngiltere, Belçika gibi yüksek kalite standardında ürünler isteyen, ihracatı çok kolay olmayan ülkelerdir. Benimle bundan 10 yıl evvel konuşuyor olsaydınız, daha çok Kazakistan ile başlayan Asya ülkelerini sayardım.

Yabancı sermayeyi kendi sektörümde ol­masa bile, mesela en yakın sevgili arkada­şımız Murat Akdoğan şirketin başındayken Baymak’ta gördüm. Çok rakipli bir sektörde, yabancı sermaye geldi, Baymak’ı aldı. Orada neyi gördüm? Yabancı sermaye, yatırdıkları parayı bir an önce kazanıp, o yatırımdan hızla çıkmak istiyor. Sanki bir fon şirketi gibi çalışı­yor. Sanayici olmalarına rağmen olaya girişim sermayesi olarak bakıyorlar. Tüm bunlara rağ­men Türkiye’de yabancı sermayenin elbette istihdamımıza katkısı var diyebilirim.

“Yabancı sermaye ile gelen çeşitlilikten, farklılıktan korkmaya gerek yok”

ÖZHAN OLCAY: Yabancı sermaye, çok karlı ve çok bakir sektörlerdeki şir­ketlere geliyor. Gerçekten yabancı sermaye de o sektörden parasını kazanıyor. Esas önemli olan yabancı sermayenin geldiği ülkeler. Türkiye’den daha kötü şartlarda yaşa­yan ve kazanan ülkelerden geliyorlar. Mese­la Çin, Rusya, Kore, Malezya ve Afrika’dan. Sermayenin son dönemde ağır girişi burada. Sonra bunların hepsi gidiyor. Bir süredir firma merkezleri Türkiye değil, bir sürü ülke artık Tür­kiye’ye bağlı değil. Batılı, marka değeri yüksek olan kalıcı sermaye akışını son dönemlerde göremiyoruz. Bu durum süratle eski haline ge­tirilmeli ve Türkiye’yi tekrar merkez yapmamız lazım.

Muhakkak ki yabancı sermaye ülkeye kat­kı sağlıyor. Herkesin bir yoğurt yiyişi var. Sizin markanız sizin ürününüz ne kadar şoka ne ka­dar virüse dayanıklıysa, bünyeniz de o kadar kuvvetli oluyor. Dolayısıyla katkısını bence tar­tışmayalım. Yabancı sermaye ile gelen çeşitli­likten, farklılıktan korkmaya gerek yok.

GÜNSELİ ÖZEN: Yabancı sermaye insan kaynağına yatırım yapıyor mu?

ÖZHAN OLCAY: Hem yapıyor hem de tam tersine insan kaynağını alıp götürüyor. Yetişmiş yöneticilerimiz, Türk yöneticiler dört-beş misli maaşlara Dubai’ye, Moskova’ya gidiyor. Hem çok iyi maaş alıyor hem de Türkiye’deki genel atmosfer ve yaşama modu açısından aynı pa­raya başka ülkeye gidiyorlar. Maalesef bizim yetişmiş insan gücümüz başka ülkeye gitmek için hazır. Gelen bütün teklifleri ikilemeden ka­bul ediyor. Benim şirketimden iki mühendis bir Almanya’ya diğeri İtalya’ya transfer oldu. Gitmelerine engel olmadım ama onlar da teklif müthiş olduğu için gitmediler. Gitmek istedik­leri için gittiler. Bu beyin göçünü tersine çe­virmeli ve doğru yatırımcılara, yetişmiş Türk iş insanlarını ülkemize döndürmek lazım.

GÜNSELİ ÖZEN: Yabancı sermayenin yatı­rım yapması, taze paranın ülkeye girmesi açı­sından talep var. Bu akış durmasın diye teşvik­ler sunuluyor ama bir yandan da söylediğiniz gibi handikaplar var.

ÖZHAN OLCAY: Teşvik mekanizması yanlış diye düşünüyorum. Makedonya’da yatırım yapı­yoruz, başbakanla direkt görüştük. Yüzde 30 ~ yüzde 40 hibe verdiler bize. Nedir şartları biliyor musunuz? Fabrika bitip, imalata başladığında, gelip rapor edecek olan sanayi bakanlığı teyidini takiben banka hesabına nakden yatar diyorlar. Yaptın yapmadın hikâyesi yok, yaptın mı direkt hesabına yatıyor. Türkiye’de tutturmuşuz Güm­rük Muafiyeti, KDV, SSK indirimi bunlar teşvik değil bunları zaten vereceksin. Adam zaten istihdam yaratıyor. 10 sene vergi almasan ne fark eder? Devlet zaten aldığı parayı da doğru dürüst kullanamıyor. Sadece Türkiye değil hiçbir ülke doğru dürüst kullanamıyor. Diğer yandan teşviki Almanya da, Hırvatistan da, Macaristan da veriyor. Devlet diyor ki, müteşebbis parayı daha iyi kullanıyor. Ben 40 liramı etrafı asfalt­layıp, saçma sapan binalar yapacağıma yatırı­ma vereyim, fabrika yapsın 500 kişi çalıştırsın. Bunu anlatamıyoruz bizim teşvik sistemimize. Ondan sonra süper teşvik paketi çıktı diye ko­nuşuluyor. İnşallah neticesi olumlu olur.

ORHAN TURAN: Yabancı oyuncuların sektöre girmesi, pazarın büyütülmesinde po­zitif etkisi var. Pazarın bilinçlenmesi, pazarın büyümesi, yeni ürünün girmesi gibi pozitif etkileri var. Yeni ürünü yabancı sermaye gelip, pazara oturtabiliyor. Yabancı sermayeli şirketler genelde büyük oyuncular, bizim Türk sermayeli şirketler daha küçük ölçekli, KOBİ düzeyinde, aile şirketleri ve kurumsal değiller. Buna rağ­men bizim şirketler de kötü değil karar alma süreçleri daha hızlı. Ben yabancı şirketle Türk şirketlerini yan yana koyduğumda, yabancı şirketleri kurumsal ama çok bürokratik görüyo­rum. Karar süreçleri çok ağır. İki üç senede ver­diği kararı, biz o sürede fabrikayı bitirip teslim ediyoruz. Paris’ten ya da Lüksemburg’dan işi dizayn etmeye çalışıyorlar. Türkiye dinamikleri­ni bilmiyor, kağıt üzerinden Türkiye’yi tanıyorlar.

Yapı sektöründe sanayi ağırlıklı büyük oyun­cular yabancı sermayeli. Önümüzdeki süreçte dağıtımla birlikte sivil toplum örgütlerinde de yabancı sermayeli şirketler daha etkin ol­acaklardır. Bu da hiç kimsenin tartışmadığı bir konu.

ode4

GÜNSELİ ÖZEN: Serdar bey, siz kalıp ve iskele üretiyorsunuz. Siz kendi bulunduğunuz yerden bir fotoğraf çeker misiniz?

SERDAR URFALILAR: Sektörümüz bi­linen göz önünde olan bir sektör değil. Direkt inşaat firmalarının, endüstriyel tesisler yapan firmaların biraz da tersanele­rin bildiği bir sektör. Büyüklük dolayısıyla çok bilinmiyor. Sektörün Alman ya da Avusturya firmaları milyar euro ciro yapıyor. Dolayısıyla biz o çok büyük ölçeğin içinde çok ufağız. Ben görev yaptığım TİM’in kalıp ve iskele sistem­lerinin olduğu mecliste, Türkiye’de bu işin iyi yapıldığının duyurulması gerektiğini anlatırken, ara vermiştik. Sektörde neden bu STK’lardası­nız, tamamen kendiniz için mi oradasınız de­diklerinde ben anlatamıyorum. Sektörümüzü ya da meslektaşlarımızı ne kadar çok yurt dışı projelere taşıyabilirsek, Türkiye’deki iskele ve kalıpçılardan o kadar çok bahsedilecek. Oto­matikman bu hepimizin karlılığına yansıyacak diyorum. Aynı işi yapan Avrupalılar ölçek olarak bizden çok büyükler, ölçeklerinden dolayı za­ten çok karlılar. Bir marka yarattıkları, Avrupalı oldukları ve ülkelerinde ülke puanları da çok yüksek olduğu için karlı satışlar, karlı imalatlar yapıyorlar. Kendi penceremizden baktığımız­da, Türkiye’den dünyaya açılan firma sayımızı artırarak, yurt dışındaki enternasyonal büyük prestijli fuarlara katılan firma sayımızı artırarak, Türkiye’de sektörümüzün karlılığını, işletmele­rimizin verimliliğini arttırabiliriz.

Sektörün duruşunu değiştirmesi için çalışı­yorum çünkü bu bizim karlılığımıza yansıyacak. Yapı malzemelerinden söz edersek, ihracatta biz dünyada ilk 10’daydık. Milyar dolar ihracatı gören bir sektörüz bunun içinde yalıtımı, de­miri, inşaat iskelesi, seramik hepsi var. Maa­lesef son iki yıldaki yaşadığımız sıkıntılar, bizi çok sıkı takip eden Polonya’nın öne geçmesi ve ayrıca İngiltere’de Brexit’ten dolayı karlılığı­mız düştü. Yapı sektöründe, 2023 yılına kadar çok ciddi bir büyüme bekleniyor. İngilizler yapı sektörüne yatırım yapıyorlar. Polonya, İngilte­re, Hong Kong’un bizim önümüze geçmesiyle birlikte 13’üncü sıraya düşmüş durumdayız. Daha yukarılarda olabilirdik. Olamayışımızın en büyük sebebi müşavirlerimizin yeterli olmayı­şıdır. TİM çatısı altında bizzat çalışarak, müşa­virlik kalemimize bir teşvik çıkartmıştık. Yurt dışında iş yapsınlar ve hibe teşvikini kullansın­lar diye. 30 milyon doları maalesef bir firma kullanmış. Prosedürü yoğun olan bir teşvik ol­duğundan kullanılamadı. Şurası da bir gerçek; bizim müşavirlerimiz yurt dışında bir şeyler ya­palım duygusunda değiller. Hedef uzak ve ula­şılmaz göründüğü için vakti ayıramayız deyip işlere kısa vadeli bakıyorlar. Ama biz teşvik ve destekle hedefi daha yakına çekerek müşavir­lik firmalarını güçlendirip dünyaya salmazsak, Türkiye’den yapı malzemelerini büyük projele­re satamayız. Çünkü onların hazırladığı teknik şartnamelerde firma ismi yazmasa da belirle­nen şartlarla zaten bizler baştan eleniyoruz.

Açıkçası ben çok kişiden duyuyorum. Adi­das’ın, bütün dünyadaki mağazalarına metal ekipmanlar yapılıyormuş. Adidas bu işlerini yapan Türk firmasına, “Sizden çok memnu­nuz lakin siparişi verdiğimizde bir sıkıntı olur ve siparişler aksar diye çok korkuyoruz, sipa­rişin yarısını bölüyoruz. Yarısını daha pahalıya, sizin kadar kaliteli yapmayan Yunanistan’a ve­riyoruz.” demişler. Ülkeye inansalar, yarısını da kesin bize verecekler ama korkuyorlar. Sepeti ikiye ayırdılar yakında da hepsini Yunanistan’a verecekler diye konuşuluyor.

ORHAN TURAN: Bizimkiler gitsin Yunanis­tan’da üretim yapsın. Rusya ile ihracat sorunu yaşadığımızda, bazı firmalar Bulgaristan’da fir­ma kurarak, ihracata yöntem bulmuştu.

GÜNSELİ ÖZEN: Tuncay Bey, Unitem Mühendislik olarak siz sektörünüzü rekabetçi olma açısından değerlendirebilir misiniz?

“Ülkemizin önündeki en büyük engel, orta gelir tuzağıyla birlikte orta demokrasi tuzağı”

TUNCAY AYHAN: Bizim izolasyon, is­kele ve boya işi yapan ISP (Insulatin Scaffolding Painting) konspetinde bir şirketimiz var. Orhan Bey’in ürettiği ürünleri biz sanayide kullanıyoruz. Kızgın yağ boruları­nın izolasyonunu yapıyoruz, doğalgaz çevrim santrallerinin bacasının etrafını izole ediyoruz. Birçok ürünü ülkemizde bulamıyoruz. Daha nitelikli, endüstriyel izolasyon ürünlerinin hem uygulaması hem tedarikini hem de üretimini yapmak istiyoruz. Yüksek sıcaklığa dayanan izolasyon malzemesi cam köpüğünü Alman­ya’dan, İngiltere’den getirtiyoruz. Burada da bulunabilecek bir nitelikte ürün ama daha baş­ka teknoloji gerektiriyor. Bunu ODE yapamaz mı? Çok rahatlıkla yapar. Ama bölge ve pazar algısı da var. Yabancı sermaye bu anlamda pa­zar algısını değiştiren pozitif bir algı yaratıyor. Türkiye’deki yetişmiş nitelikli eleman sayısının artmasına da katkı sağlıyor.

Biz daha endüstri 4.0’ı konuşurken onlar uyguluyorlar. Uygulayan zihniyetin geleneğini onlar temsil ediyor. Böyle bir eleman kalite­sini bizden talep ediyorlar. Bizler eleman kali­temizi artırmak için çaba gösteriyoruz. Bu da toplam kaliteyi artırmakta pozitif etki sağlıyor. Ancak bizim ülkemizin önündeki en büyük en­gel, orta gelir tuzağıyla birlikte orta demokrasi tuzağı. Yarın bir gün yatırdığı paranın akıbetin­den emin olmayan yabancı sermaye ülkemize gelmiyor.

Bizim şöyle de bir sıkıntımız var. İnovas­yon, Ar-Ge diyoruz, dünya markası yaratmak­tan bahsediyoruz. Peki, bu eğitim sistemiyle bunları nasıl yaratacağız? Her mahalleye bir üniversite mantığından yola çıkan eğitim poli­tikası olduğu sürece bunları yapamayız. Bir uz­man; “Her şehre bir üniversite yapacağımıza her semte çok iyi bir anaokulu yapsak eğitime doğru bir yatırım olur.” diyor.

SERDAR URFALILAR: PISA testinde üç puanlık artış, 30 milyar dolar milli gelirde artış demek. Çok net OECD çalışması bu.

ORHAN TURAN: 2007’de Milli Gelir Gayri Safi Oranı 10 bin dolardı. Şimdi de 10 bin dolar. Üzerinden 10 yıl geçti. Güney Kore bundan 17-20 senede çıkmış. Bizim orta gelir tuzağından çıkmamız lazım. Herkes gelirini artırmak, daha konforlu ve çağdaş yerde yaşamak istiyor. Bu­nun 25 bin dolara nasıl çıkarmamızın içini dol­durmamız gerekiyor. Bu sadece politikacılarla olacak şey değil. Eğitim de önemli.

SERDAR URFALILAR: İthalat ve ihracat rakamı geldi. Sen katma değer yaratamıyorsun, ihracat yaptım deyip, nominal değere baktığım­da, Türkiye export yapmıyor, re-export yapıyor.

TUNCAY AYHAN: Yabancı sermayenin Türkiye’ye olumlu katkısı olacağını düşünü­yorum. Sermaye hareketlerinin uluslararası faaliyetlerini düşündüğümüzde, Angola’ya gi­den yabancı sermayenin de Angola’ya katkısı olacaktır. Gana’daki yabancı sermayenin de Gana’ya katkısı olacaktır. Mutlaka Türkiye’ye gelecek yabancı sermayenin de Türkiye’ye teknolojisine, eğitimine, demokrasisine, kat­ma değerine katkısı olacaktır. Bunun için ön­celikle demokrasi demokrasi demokrasi…

GÜNSELİ ÖZEN: Uluslararası dünyada, Türkiye’ye nasıl bakılıyor? Danışmanlık yapı­yorsunuz, danışmanlık yaptığınız ülkelerde durum nedir, akış nedir niye azaldı ya da hala neden devam ediyor? Yabancı sermayenin Tür­kiye ekonomisine artı ve eksileri nelerdir, bir de sizden dinleyebilir miyiz?

“Yatırımcılar Türkiye ile gecelik ilişki içinde”

ARTUNÇ KOCABALKAN: Ben en güncelden başlayayım. Geçen hafta Amerika’da IMF Dünya Bankası top­lantısındaydım. Bu toplantının bir özelliği var. Tüm dünyadan para yatıranlarda, sermaye çekenler de bir araya geliyorlar. Hangi ülkeye ne, neden yatırırsınız gibi anket yoklaması yapılıyor. O açıdan orada olmak önemliydi. Bir önceki toplantıyla karşılaştırayım. Geçen yılki toplantıda Türkiye’ye çok büyük ilgi yoktu. Gelişen piyasalara ilgi var ama Türkiye’ye ve Rusya gibi birkaç ülkeye ilgi az. Bu sefer de benzer tabloyla karşı karşıya kaldık. Ancak bu sefer şöyle bir durum var. ABD liberalleşmenin ya da Obama’nın Clinton’la başlayan biz kazanalım, ortaklarımızla birlikte kazanalım noktasından biz sınırları aştık, liberalleştik ama bunun ucu bize dokundu biz artık buna dur demeliyiz noktasına geldi. Küreselleşmeyi başlatan ülke küreselleşmenin en büyük karşıtı olmuş durumda. Bunu esasında biz geçen sene Davos’ta açılışı Çin liderinin yapmasıyla gördük. Dünyada inanılmaz bir değişim var. Çin lideri; “Liberalleşmeyse liberalleşme açın bütün sınırları. Biz geliyoruz biz her şeye hazırız.” dedi. Çin ucuz iş gücüyle her yerde yürüyeceğini düşünüyor.

Amerika da bugüne değin yapmış olduğu an­laşmaların yeniden gözden geçirilmesi gerek­tiğini düşünüyor. Yeniden gözden geçirmeye başladığınız andan itibaren de karşınızda olan ülke sadece Çin değil. Karşınızda olan Rus­ya, İran var. Türkiye bu noktada çok stratejik. Türkiye vakti zamanında Avrupa ile kurduğu güçlü ilişkiler sayesinde, orada hep bir NATO müttefiki olarak bugün hikaye bitmiş de olsa bir Avrupa Birliği aday ülke olarak Amerika’y­la stratejik ortaklık kurarak bir noktaya kadar gelmiş. Ama şu anda Amerika’nın müttefiki mi, değil mi bu Amerika’da ciddi tartışılıyor. Bundan dolayıdır ki biraz önce bahsettiğim nabız yoklama anketinde Rusya ve Türkiye’ye ilgi çok az.

Rusya ve Türkiye çok kötüleştiğinde serma­ye bir miktar alıyor, biraz iyileşti mi satıyorlar. Yatırımcılar Türkiye ile gecelik ilişki içinde. Bir stratejik ortaklık, bir doğrudan sermaye, bir uzun vadeli finansman ortaklığından belli ne­denlerle uzak duruyorlar. Bunun birkaç nedeni var Bu noktada Türkiye’nin ne yapacağı konusunda bir belirsizlik var. Stratford diye George Friedman’ın bir düşünce kuruluşu var. Ben onunla da görüşüp bir röportaj yaptım. Diyor ki, “Türkiye çok belirsiz davranıyor. Türkiye bizi polis olarak her yerde istiyor ama diğer yandan bunun karşılığını vermiyor. Türkiye’nin Kürt sorunu gibi iç sorunları var ve bu sorunlardan dolayı farklı şekilde davranmasını anlıyoruz ama Türkiye ne yapması gerektiğini ve ne yapacağını açık belirlemeli çünkü Türkiye ve Amerika’nın bu noktada çıkarlarının ortak olduğunu görüyoruz.” diyor.

Esasında Amerika Türkiye’ye bir miktar hala gel buraya diyor. Bunun ana nedeni Rusya. Rusya enerji koridoru noktasında yakında bizim Irak’tan aldığımız doğalgazın bile sahibi olacak. Mehmet Öğütçü ile röportaj yaptım. O da bunu söyledi. Yaptıkları anlaşmalarla Irak Kürt Bölgesi’nde Rusya’nın ağırlığı giderek artıyor. Suudi Arabistan’a Rusya doğalgaz satmaya başladı. Çok ilginç ilişkiler kuruluyor ve Amerikalılar Rusları durduramıyor.

Aynı zamanda Türkiye’nin entelektüel bi­rikimi yeterli değil. Ar-Ge konuşuyoruz ama gerçekten dokunur bir Ar-Ge yapıyor muyuz belli değil. Bu işler bugünden yarına olacak işler değil. Belli bir stratejiyi, çalışmayı, eği­timi ve yatırımı gerektiriyor. Suriye örneğine döndüğümüzde, stratejik derinlik değişimlere ya uymayı gerektirir, ya kapanıp karşı gelmeyi gerektirir ya da değişimi yönlendirmeyi gerek­tirir. Türkiye önce değişimi yok saydı. Sonra değişimi yöneteceğim dedi şimdi değişimin bir parçası olacağım diyor. Bu kadar çok yer değiştirdiğiniz zaman bu değişimi -Suriye üze­rinden söyleyeyim-, yapan Rusya’nın izni ol­madan hiçbir şey yapamıyorsunuz. Bunu yap­tığınızda Avrupa Birliği’ni belli oranda karşınıza alıyorsunuz. Belli oranda dememim nedeni şu. Fransa, Avrupa Birliği içerisinde Almanya ile çok yürüyecek diyorduk, şimdi Amerika’yla çok yürüyor. Merkel Avrupa Birliği’ni bir arada tutup bir yandan akılcı olmaya çalışıp, Rusya ve Çin ile ilişkileri yürütmeye çalışıyor ama Amerika şu anda giderek yeni konulara döndü. Bir savaş kabinesi kurdu. Bakın İran’ın üslerini Suriye’de İsrail vurdu. İsrail bir açıklama yaptı. Bütün dünyayı değiştirecek bir şey yapacağız diye. Sözün özü; Türkiye bu noktada birlikte yürüdüğü Avrupa Birliği ve Amerika çıpasından çıkıp, belli bir noktaya gidince ister istemez buraya yatırım yapan ya Avrupalı ya da Ameri­kalı şirketler. Çünkü sermaye birikimi açsısın­dan bakıldığında, artık ya petrol böyle giderse sadece Rusya ile yürümeniz gerekecek bu da Türkiye açısından doğru değil. Rusya’ya hem nükleerde hem doğalgazda bağlısınız böyle gi­derseniz petrolde de bağlı olacaksınız.

GÜNSELİ ÖZEN: Bu dengeler altında ne kadar yabancı sermayeyi hazmederiz desem!

ARTUNÇ KOCABALKAN: Bence bu bir miktar yiyeceğiniz yemeğe karar verirken ne kadar tok olduğunuzla alakalı.

GÜNSELİ ÖZEN: Hepimiz açız dersem…

ARTUNÇ KOCABALKAN: O kadar açız ki, Türkiye’de her bebek borçlu doğuyor. Dolayı­sıyla ciddi bir tasarruf ciddi bir finansman açı­ğı var ama Türkiye’nin mecburiyetleri de var. Türkiye süper güç olamaz ama bölgesel güç olarak, bu coğrafyada Amerika, Rusya, İran, Avrupa arasındaki tarafsızlığı sağlamak duru­munda. Bunu sağlamazsa Türkiye çok zorda kalacak ve menfaatlerini koruyamayacak gibi gözüküyor.

GÜNSELİ ÖZEN: İki şey söylediniz biri stratejik derinlik diğeri entelektüel birikim. Bunlar olmayınca bu tarafsızlık nasıl korunur?

ARTUNÇ KOCABALKAN: Bu masayı dışarda bırakarak söylüyorum. Türkiye’deki şirketlerin yüzde 80’i nakit yönetemediği için batar. Planlama yapamadığı için batar. Ak­tifleri çok yüksektir, likidite krizinden batar. Türkiye’de sorun burada. Türkiye’nin çok cid­di bir potansiyeli var. Türkiye eğer bu finans­man açığı dolayısıyla hiç birlikte olmayacağı partnerlerle birlikte olmaya başlarsa, o zaman Türkiye klasman değiştirir. O zaman orta gelir tuzağından çok daha aşağılara gelirsiniz. Tür­kiye doğuya baktığında fersah fersah ilerde, batıya baktığında, 2008’de 2012’de yakalama imkanı vardı. Avrupa Birliği’ne çok yaklaştık ama samimiyetsizlik maalesef dünyanın sonunu getiriyor. Samimiyetsizlik belirsizlik demek, belirsizlik demek risk diliminin artması demek, risk diliminin artması demek ticaret yapmanın zorlaşması demek.

GÜNSELİ ÖZEN: Dündar Bey sizinle baş­layalım. Ne kadar yabancı sermayeyi çekmeli ve içinde bulunduğumuz durumdan nasıl çık­malıyız?

“Müşavirliğin gelişmesi için bir fon yaratacağız”

DÜNDAR YETİŞENER: Kürşat Tüz­men’in dış ticaret müsteşarı olduğu dönemde, bazı toplantılara beni, ‘genç adam Amerika’ya beton sattı’ diyerek yanında götürdü. Orada bir şey öğrenmiştim. Türkiye’ye iki saatlik uçuş mesafesindeki ülkeler, bizim geçmişte var olduğumuz topraklar. O coğraf­yalara gittiğinizde mutlaka Türk kökenli birilerini bulursunuz. Bu aslında bizim dış ticaretimizi kolaylaştıran faktörler. O coğrafyalarda, o dili konuşamayan hatta o vücut dilini anlamayan Avrupa merkezli şirketler, bizler eliyle oralarda güçlü olabiliyorlar. Dolayısıyla o coğrafyadaki tek en güçlü sanayi de biziz. Hem yapı mal­zemeleri hem de diğer sanayilerde iki saatlik uçuş mesafesi demek, 48 saatlik TIR mesafesi demektir. 48 saatlik TIR mesafesi demek de dört günde malın diğer ülkede şantiyeye inme­si demektir. Almanya’daki sermaye, buradaki yalıtım sektöründeki şirketleri satın alıp, o coğ­rafyalardaki ülkelere bizim gücümüzle giriyor.

En önemli çözüm bence, tasarım ve mü­şavirleri teşvik etmek gerekiyor. Müşavirler için şöyle bir önerim var. Bu ayağın kuvvet­lendirilmesi için bir fon oluşturacağız. Benim çözümüm bu. Fonu da sanayici oluşturacak. Siyasi dönemler değişebiliyor, ama biz sana­yiciler hep varız. Bir dönem bir müteahhit ge­liyor, sonra bir başkası… Biz sanayicileriz ve sürdürülebilir markaları temsil ediyoruz. Ben diyorum ki, fonu biz oluşturacağız. Müteahhit­ler de nasıl isterlerse; ister katılır, ister katıl­mazlar. Nasıl biz şirketlerimizde, tanıtıma şu kadar, Ar-Ge’ye bu kadar fon ayırıyorsak, şimdi kendi bütçelerimizden müşavirlerin gelişmesi için fon yaratacağız.

GÜNSELİ ÖZEN: Bu çok somut bir öneri. Bunu öneri olarak getirmekte fayda var.

DÜNDAR YETİŞENER: Türkiye’deki müşa­virliğin gelişmesi için sanayiciler olarak, cirola­rımızın yüzde yarımını / veya uygun bir oranı bu fona ayırmalıyız. Böylece malzemelerimizi on­ların datalarına, yazılımlarına koyacağız. Özel­likle yüzde 100 Türk markalarını, daha sonra Türkiye’de istihdam sağlayan ve bizim üzeri­mizden ihracat yapan, ülkemize vergi ödeyen, milli olmasa da yerli olanları yanımıza alacağız. Bu fonla biz mimarlarımızı, mühendislerimizi ve tasarımcılarımızı güçlendireceğiz. Onların da, Rusya’da veya benzeri ülkelerde proje al­dıkları zaman, bu projenin dış cephesini, te­meldeki bağlantı elemanlarını veya tesisatını yerli firmalara yaptıracakları bir mekanizmanın uygulanmasını istiyoruz. Eskiden Türkmenis­tan, Özbekistan Kazakistan gibi coğrafyalara iş yaparken, şimdi Avrupa ülkelerine mal sa­tıyoruz. Demek ki, bir de tasarımcılar bizden çıksa, bakın neler olur…

SERDAR URFALILAR: Ben şunu ilave edeyim. Böyle bir fon oluşturarak, katalizör görevi görüp, biraz daha hızlandırabiliriz. Bizim es geçtiğimiz bir konu var. Hala yurt içinde ya­bancı malzemeler çok yüksek oranda kullanılı­yor. Yurt içerisindeki milli kullanımı da artırmak gerekiyor. Yurt içinde güçlenip, sermayemin üçte birini ihracatımı geliştirmek için harcamış­tım. O sene bu yatırımın geri dönüşü olmadı. O para bu sene dönmeye başladı. O bütçeyi nasıl kullandıysam, yurt içinde de müşavirlerle çalışarak, yerli malzeme üretenleri güçlendirip sıranın yurt dışına gelmesi için çaba göstermek lazım. Müşavirlerin yurt içi ve dışında yerli kul­lanımı artırması bizim için çok önemli. Klasik bir şey ama uzun soluklu planlar yapmamız lazım.

ode3

GÜNSELİ ÖZEN: Uzun soluklu planlar ya­pabiliyor muyuz?

“Türkiye’deki sanayicinin en büyük sıkıntısı sermaye birikimi olamıyor”

SERDAR URFALILAR: Şimdi biz yapı­yoruz ama Türkiye’deki sanayicinin en büyük sıkıntısı sermaye birikimi olamı­yor. Sermaye birikmiyor. Benim son üç yıldır biriktirdiğim sermaye şimdi TL alacaklarımla birlikte eridi. Doların yükselmesiyle birlikte, alacağım eridi. Avrupalıda bu kesinlikle olmaz. Avrupa’da bu sıkıntı yaşanmaz. Bütçelerimize baktığımızda, bilançolarımız dalgalıdır. En bü­yük sıkıntı sermaye biriktiremememiz. Şu an Türkiye’de çok net söylüyorum tüm sanayide kapasite oranı yükseldi. Yüzde 85’lerde yüz­de 90’larda kapasite kullanımı. Bu ne demek oluyor, üretmek istiyoruz ilave kapasite artırı­mı yapamıyoruz. Bu da şu anki konjonktürel durumdan dolayı faizin yüksek olması, paranın kıymetli olması, paranın bulunamaz olması her geçen gün bu da artıyor.

GÜNSELİ ÖZEN: STK’ların ortaya koyduğu problemlerden biri de vergilerle ilgili sıkıntılar.

SERDAR URFALILAR: Yurt içindeki ver­giyi artık kanıksadık, pek konuşmuyoruz. Yurt dışındaki vergilerden geçtiğimiz iki-üç ay için­de Kuzey Afrika ülkelerinde STA anlaşmamız olmasına rağmen çok ciddi vergiler geldi. Bu vergiler bizim önümüzü kesiyor. Mesela Ceza­yir’e yatırım yapmayı düşünüyorum. Çok bü­yük bir pazar benim için ama önümü kesiyor. Benim içerde Fransa ile rekabet etmem bu vergiler sebebiyle mümkün olamıyor.

ORHAN TURAN: Cezayir ile anlaşmala­rımız var ama Avrupa Birliği oraya gümrüksüz mal satıyor. Benim müşterim, Avrupalının fi­yatına denk gelelim diye benden yüzde 15-20 civarında özel iskonto istiyor. Ben ona bu malı sattığımda, yüzde 15 ek gümrük vergisi ödüyor.

SERDAR URFALILAR: Bir ilave daha ya­payım. Açıkçası bunu Cezayir’de yaşadım. Ce­zayir’de iki ticaret müşavirimiz var ve akşam onlarla yemek yedim. Osmanlı Cezayir’de 600 yıl, Fransa Cezayir’de 200 yıl kalmış. Fransa’nın geldiği yıllarda da Cezayir’in ortasındaki nehir­den günlerce kan akmış. Buna rağmen onlara çok ciddi bir sempati var. Burada biraz daha ticaret yapmamız lazım dedim. “Serdar Bey, biz burada iki kişiyiz her sektörle ilgileniyoruz ama Fransa’nın 40 ticaret müşaviri var.” de­diler. Bunlar basit gibi görünüyor ama ticaret müşavirinin sayısının artırılması hızlı ve sonuç alacağımız bir aksiyon olacak.

TUNCAY AYHAN: Kendi alanımızda evrensel üretim değerlerini yakalayan bir işimiz var. Endüstriyel mühendislik sistemleri ana konumuz, ancak ülkemizde bu alanda tasarım yanı zayıf. Biz bu işin tasarımı­nı değil hamaliyesini yapıyoruz. Ona rağmen bunu yapacak grup sayısı bir elin parmakların­dan az.

Bir taraftan endüstri 4.0 hatta General Elekt­rik endüstri 5.0’a geçiyormuş. Artık bir bilgisa­yarınız, bir fabrikanız varsa fabrikayı yönetebili­yorsunuz. Orhan Bey’in Eskişehir’deki fabrikası da böyle. Orhan Bey İstanbul’da işi projelendi­rip, fabrikada rahatlıkla membran üretebilir.

Böylesi evrensel bir anlayışa geçilmişken ne kadar Türkleşebiliriz. Türkiye’den bir dünya markası çıkarma isteğimiz var. Kendimizle de çelişiyoruz aslında. Bu topraklarda yaşayan biri olarak, dünyaya ne verebilirim diye baktığım­da, illa o markayı Türk kimliğimle vermiş olmak değil burada üretip bu yok ama yanındaki Kongo’ya gitmek istiyo­rum. Orası daha sakin ve oraya giderim diyo­rum çünkü geleceğin pazarı Afrika. Evrensel ve milli değerlerle bir sıkışmışlığımız var. Bir taraftan ayak uyduramadığımız bir teknoloji ve giderek açılan bir makas var. Bu coğrafyanın bir insanı olarak, ben bu dünyaya ne verebi­lirim konusuna odaklanmak gerek diyorum. ODE markasını ben onun için önemsiyorum. ODE bu coğrafyanın markası ve ODE markası­nın Türk olması değil benim birincil düşüncem, bu toprakların bir markası bu kültürün bu ge­leneklerin markası olması için önemsiyorum.

ode 5

SERDAR URFALILAR: Ülkemizin nüfusu genç ve üretken ama bu profilin teknoloji kar­şısında bir anlamı kalmıyor.

ORHAN TURAN: Bir AVM’ye git, belki Türk markası çok az görüyorsundur. 1 dolara pamuğu alıyoruz, 2 dolara işliyoruz, onlar üstü­ne bir timsah koyuyor ve 20 dolara satıyor. 18 dolar timsah parası ödüyoruz. Bizim timsahlar yaratmamız lazım. Urtim, Fibrobeton, ODE’de öyle olmalı. Benim rekabet ettiğim firmaların kuruluş tarihine baktım. Bir tanesi 1644’te ku­rulmuş. 42 milyar euro ciro yapıyor. 374 yıldır sanayiciler. Makine ekipmanlarıyla ilgili de bir örnek vereyim. Ülkemizde bir makine üretip, Almanya’ya 100 dolara satıyoruz. Etiket değiş­tirip, Türkiye’ye aynı makine 170 dolara yeni­den geliyormuş.

DÜNDAR YETİŞENER: Biz 350 milyon do­lar musluk ithal ettik. Nasıl ithal ediliyor biliyor musunuz? Türkiye’den yaklaşık % 90’ını biz hazırlıyoruz, musluğu parçalar halinde yurt dı­şına ihraç ediyoruz. İhraç ettiğimiz musluklara orada yabancı markaların adı basılıyor ve Tür­kiye olarak bu muslukları tekrar ithal ediyoruz. coğrafyada yaşayan biri olarak, ben ne verebilirim konusuna bakmak lazım. Böylesine yerli ve milli sınırlar içinde kalırsak endüstri 4.0 ve 5.0 kavramların nere­sinde olacağız? Biraz daha evrensel boyutta düşünmemiz gerekir diyorum. Demokrasinin hakim olduğu ülke olmazsak buraya kimse gelmez.

Bu yazı Pusula dergisinin Yapı ve Yapı Malzemeleri Sektöründe Yabancı Sermayenin Etkisi ekinden derlenmiştir. 

İLGİLİ HABERLER