
Hafıza yeterince okunabilir mi? Arşiv, yapay zeka ve anlam…

Salt İletişim ve Yönetim Direktörü
Dijitalleşmeyle birlikte kurumların elindeki veri miktarı hiç olmadığı kadar arttı. Belgeler sayısallaştı, arşivler çevrimiçi ortamlara taşındı, içerikler daha erişilebilir hale geldi. Ancak erişimin artması, beraberinde yeni bir soruyu da getiriyor: Erişebildiğimiz şeyleri gerçekten anlayabiliyor muyuz?
Salt bünyesinde yayımlanan bir yazı, tam da bu soruya odaklanıyor. Emilie Hardman, arşivlerde uzun süredir “yeterli” kabul edilen tanımlama biçimlerinin bugün yeniden düşünülmesi gerektiğini söylüyor. Çünkü dijital ortamlarda bir içeriğin yalnızca bulunabilir olması, onun anlaşılabilir olduğu anlamına gelmiyor. Bugün birçok arşiv, sınırlı kaynaklar nedeniyle “yeterince tanımlanmış” içeriklerle varlığını sürdürüyor. Ancak bu “yeterlilik”, çoğu zaman yalnızca teknik bir erişimi mümkün kılıyor. Kullanıcı bir belgeye ulaşıyor ama o belgenin neye ait olduğunu, hangi bağlamda üretildiğini ya da neden önemli olduğunu anlamakta zorlanıyor. Başka bir deyişle, içeriğe ulaşabiliyoruz ama onu bağlamı içinde kavrayamıyoruz.
Bu durum yalnızca arşivler için değil, kurumların tüm içerik üretimi için geçerli. Bugün markalar her zamankinden daha fazla içerik üretiyor, daha fazla veri biriktiriyor ve daha fazla hikaye anlatmaya çalışıyor. Ancak bu içeriklerin ne kadarı gerçekten kavranabilir bir bütün sunuyor?
Hız ve erişim tek başına anlam üretmez!
Yapay zekanın arşivlere ve içerik sistemlerine dahil olması bu soruyu daha da görünür hale getiriyor. Çünkü yapay zeka, bilgiyi daha hızlı işleyebiliyor, daha geniş veri setlerini analiz edebiliyor ve içerikleri daha erişilebilir hale getirebiliyor. Ancak burada kritik nokta şu: hız ve erişim tek başına anlam üretmez.
Hardman’ın da işaret ettiği gibi mesele artık daha fazla tanımlama üretmekten çok, kullanıcıların karşılaştıkları içerikleri anlayabilmelerini sağlamak. Yani arşivlerin ve içerik sistemlerinin yalnızca bilgi sunmakla kalmayıp kavrayış da sağlayan yapılar haline gelmesi gerekiyor.
Aslında bu, kurumsal hafıza tartışmasının yeni bir aşamasına işaret ediyor. Daha önce hafızayı saklamak ve korumak üzerine konuşuyorduk. Ardından onu hikayeye dönüştürmenin önemini fark ettik. Bugün ise bir adım daha ilerideyiz: Hafızanın okunabilirliği…
Okunabilirlik, erişimle kavrayış arasında bir köprü. Bir belgenin yalnızca görünür olması yeterli değil; yorumlanabilir olması gerekir. Bir içeriğin bulunabilirliği tek başına anlam üretmez; asıl değer, onun anlaşılabilmesinde ortaya çıkar. Ve belki de en önemlisi, kullanıcının o içerikle ilişki kurabilmesidir.
Bu yazı boyunca “anlam” derken kastettiğim, bir içeriğin tek başına bulunabilir olmasıyla sınırlı kalmayan; bağlamı, ilişkileri ve kullanım ihtimaliyle birlikte kavranabilir hâle gelmesidir.
Kurumlar “anlaşılabildikleri ölçüde” var oluyor
Kurumlar için kritik soru şu: Ürettikleri ve sakladıkları içerikler gerçekten anlaşılabilir mi, yoksa sadece erişilebilir mi? Kurumsal hafıza artık geçmişi korumanın ötesinde, onu anlamlı kılma sorumluluğunu da taşıyor. Çünkü kurumlar, hatırladıkları kadar değil, anlaşılabildikleri ölçüde var oluyor.
Ancak burada durmak yeterli değil. Bugün karşı karşıya olduğumuz mesele, bir “anlaşılma” soru nu olmanın ötesinde, daha derin bir anlam üretim krizine işaret ediyor.
Farklı kaynaklara baktığımda karşıma çıkan veriler, dünya genelinde veri üretiminin katlanarak arttığını gösteriyor. IDC verileri 2025 itibarıyla dijital veri hacminin yaklaşık 175 zettabyte’a ulaşacağını ve bunun büyük kısmının kurumlar tarafından depolandığını söylüyor. Bu devasa veri dalgası, erişilebilir olmanın yanı sıra anlaşılabilir olması gerektiğini ortaya koyuyor. Çünkü veri hacmi artarken, onun içindeki bilgi ve bağlamı anlamlandırmak zorlaşıyor. Kültür kurumlarının dijitalleşmesine ilişkin UNESCO ve European Museum Forum’un yayınladığı raporlar da bu eğilimi destekliyor; erişim artarken, kavrayışın aynı ölçüde derinleşmediği görülüyor.
Erişilebilirlik ve kavranabilirlik arasındaki fark
Arşiv ve araştırma kullanımına bakıldığında da benzer bir tablo ortaya çıkıyor. Akademik çalışmalar, farklı kullanıcı gruplarının arşivlere erişim ve bu içerikleri anlamlandırma biçimlerinin belirgin şekilde farklılaştığını gösteriyor. Akademik kullanıcılar, araştırma süreçlerinde bağlam, referans ve detaylı açıklamalara daha fazla ihtiyaç duyarken; genel kullanıcılar çoğu zaman başlık ve kısa açıklamalarla yetinme eğiliminde. Bu fark, erişimin tek başına yeterli olmadığını; anlamın ancak bağlamla birlikte kurulabildiğini açıkça ortaya koyuyor.
Hardman ise erişilebilirlik ve kavranabilirlik arasındaki farkı şu örnekle açıklıyor:
“Arşivciler tarafından erişilebilir olarak değerlendirilen materyaller, kullanıcılar tarafından bulunamıyorsa fiilen erişilemez demektir. Bu sorun herkesçe biliniyor, ancak bununla ilişkili henüz yeterince konuşmadığımız bir mesele var: Kullanıcılar araştırmalarına dair bir veri bulduklarında, gördüklerini anlamlandırmak için her zaman yeterli bilgiye sahip olmayabilirler. (“Kullanıcılar” derken kendimi de kastediyorum.) Aranabilir dijital birincil kaynaklar, yeterli açıklama sağlanmadığında, özellikle de koleksiyona ilişkin isim, terim ve bağlam bilgisine sahip olmayanlar için kullanışlı olmayabilir. Örneğin yakın zamanda HIV, AIDS ve sanat odaklı bir dijital koleksiyonda neden Truman Capote’nin bir öyküsünün çıktısıyla karşılaştığımı anlamamıştım. Bunun elbette kültürel açıdan önemli nedenleri var, ancak o an böyle bir karşılaşma tam anlamıyla anlaşılmazdı.”
Tam da bu noktada, kurumlar için yeni bir sorumluluktan söz etmek mümkün: Anlam Mimarlığı. Anlam Mimarlığı, içeriğin üretilmesine ek olarak anlaşılabilir, ilişkisel ve bağlamsal bir şekilde kurgulanmasıdır. İçeriklerin birbirleriyle konuşabildiği, kullanıcının bir içerikten diğerine anlamlı bir yolculuk yapabildiği, bağlamın görünür kılındığı bir yapı kurmayı gerektirir.
Bu yaklaşım, klasik içerik üretiminin ötesine geçer; daha fazla üretmek yerine, içerikleri anlamlı ve kavranabilir kılmayı önerir. Bugün kurumlar için asıl rekabet alanı da tam burada şekilleniyor. Artık mesele, üretilen içerik miktarından çok, bu içeriğin ne kadarının gerçekten anlaşılabilir olduğu.
Çünkü hafıza yalnızca saklandığında değil, anlaşılabildiğinde değer üretir. Bugün sormamız gereken en temel soru şu: Kurumlar neyi hatırlıyor ve hatırladıklarını kimler için okunur hale getiriyor?
(1) Emilie Hardman, “Beğenin ya da beğenmeyin, yapay zeka arşivlere girdi. Artık arşivcilerin ipleri ele alma zamanı.”, çev. Sezin Romi ve Vasıf Kortun, Salt Blog, 3 Nisan 2026. Erişim tarihi: 11.04.2026, https://saltonline.org/tr/3030/begenin-ya-da-begenmeyin-yapay-zeka-arsivlere-girdi-artik-arsivcilerin-ipleri-ele-alma-zamani?blog.
(2) Hardman, a.g.e.
