PR sektöründeki klasik “iletişimci” kalıplarını kıran bir kariyer yolculuğu var Communication Partner Kurucusu Kerem Ayırtman’ın… 23 ülkede Nescafé markasının genel müdürlüğünü üstlenen Ayırtman, bu tecrübesini ajans dünyasına taşıyarak, markaların büyüme, karlılık ve iş süreçlerini merkeze alan bir ajans anlayışı inşa ediyor… Ayırtman ile görünürlükten öte markaların somut iş sonuçlarına odaklanan yeni nesil iletişim yaklaşımını ve PR sektörünün geleceğini konuştuk. Klasik “PR ajansı” tanımının artık geçerli olmadığını dile getiren Ayırtman, yapay zeka ile birlikte de sektörün tam bir kişiselleştirilmiş içerik enflasyonu yaşadığını dile getiriyor.
Bir iletişim ajansı başkanı olarak alışılmışın dışında bir kariyeriniz var. Önce Nestlé Türkiye’de kurumsal iletişimden sorumlu yönetim kurulu üyesi olarak görev aldınız sonra da genel müdür olarak 23 ülkede Nescafé markasını yönettiniz. Bu deneyimler iletişim ve PR’a bakışınızı nasıl etkiledi?
Bir şirkette iş sonuçlarından sorumlu olduğunuzda yapılan her şeyin iş sonuçları üzerindeki etkisini görmek istiyorsunuz. Büyüme ve karlılık hedefleriniz var. Üretim, tedarik, satış, pazarlama, iletişim… Bütün bu fonksiyonları iş sonuçlarına katkıları üzerinden değerlendiriyorsunuz. Çok romantik görünmese de iş hayatının çıplak gerçeği bu. Bu nedenle iş hedeflerini doğru anlamak ve iletişim hedeflerini daha en baştan bunlar üzerinden belirlemek çok önemli. Şirketin nasıl para kazandığını, üretim yolculuğunu, satış kanallarını ve bu alanlardaki problemleri anlamanız gerekiyor. İletişim de bu problemlerin çözümünün bir parçası.
Elbette şirketlerin ve iletişimin tek derdi kısa vadeli hedefler, büyüme ve karlılık değil. Olmamalı da. Şirketlerin topluma, çevreye ve insana karşı sorumlulukları var. Mesele bu iki dünyayı birbirinin alternatifi olarak görmemek. Kısa vadeli iş hedefleriyle uzun vadeli sorumluluklar arasında denge kurabilmek gerekiyor. Bugün varlığını sürdüremeyen bir şirketin yarını zaten olmaz; ama yalnızca bugünü düşünerek yönetilen bir şirketin de uzun vadede varlığını sürdürmesi zor.
İletişim dünyasında uzun yıllardır “görünürlük” önemli bir başarı kriteri olarak kabul edildi. Bugün bir PR ajansının başarısını hangi KPI’larla ölçmek gerekir? PR’ın “itibar ve görünürlük” dilinden çıkıp “büyüme ve iş sonucu” diline geçmesinin zamanı geldi mi?
İtibar sofistike bir kavram. Bilançoda doğrudan bir satır olarak görmeyebilirsiniz ama bilançodaki hemen her satırı etkileme gücüne sahip. İtibar yönetimi ise bundan da karmaşık. Çünkü yalnızca ne yaptığınızla değil, iş hedeflerinize ulaşırken nasıl yaptığınızla ilgili. İtibarınızı; değerleriniz, iş ahlakınız, verdiğiniz kararlar ve farklı paydaşlara karşı sergilediğiniz tutum belirliyor. Bu nedenle itibar yönetimi yalnızca bir iletişim fonksiyonu değil, bir yönetim fonksiyonu. Görünürlük ise ayrı bir konu. Ben bunu orkestraya benzetiyorum: En çok sesi çıkarmak, her zaman en iyi melodiyi çaldığınız anlamına gelmez.
Ben “Business-Critical Communication”, yani iş hedefleri açısından kritik iletişim kavramının daha doğru olduğunu düşünüyorum. İtibarı iş hedeflerinden soyutlayan bir iletişim anlayışından söz etmiyoruz. Tam tersine, şirketin iş hedeflerine ulaşmasının önündeki engelleri veya bu hedeflere ulaşmasını hızlandırabilecek fırsatları iletişim perspektifinden tespit edip çözmeye odaklanıyoruz.
Bu yaklaşımda temel sorumuz şu: Yaptığımız iletişim, sonuçları itibarıyla hangi iş hedefine hizmet ediyor? Bu sorunun cevabı ihtiyacımız olan KPI’ı da belirliyor. Çünkü her şirketin, hatta aynı şirketin farklı dönemlerdeki iletişim ihtiyacı ve başarı kriteri farklı olabilir. Bir şirketle çalışmaya başladığımızda ilk sorumuz “ne kadar görünür olmak istiyorsunuz?” ya da “kaç haber yapalım?” değil. İlk sorumuz, büyüme ve karlılık hedefleriniz ne? Hemen arkasından da şunu soruyoruz: Değerleriniz ne? Çünkü iyi iletişimin görevi, bu ikisini birbirinden ayırmak değil; aynı stratejide buluşturmak.

Communication Partner
Kurucusu
Sizce bugün klasik “PR ajansı” tanımı hala geçerli mi? Geleceğin iletişim ajansı hangi alanları aynı çatı altında toplamak zorunda?
Klasik “PR ajansı” tanımı artık geçerli değil. Ama bence bu yalnızca PR ajansları için değil, bütün ajanslar için geçerli. Zaten PR’ı medya ilişkilerine indirgemek her zaman iletişimi oldukça dar bir çerçeveden okumaktı. Bugün reklam ajansını reklam filmiyle, PR ajansını medya ilişkileriyle, dijital ajansı web sitesi ve sosyal medya yönetimiyle tanımlamak artık iyice anlamını yitirdi. Ajanslar arasındaki sınırlar ortadan kalktı. Bu sınırları ortadan kaldıran asıl paradigma değişimi, bireylerin geleneksel medyaya ihtiyaç duymadan kitlelere ulaşabilmesi oldu. Buna yalnızca “sosyal medyanın yükselişi” demek bence sığ bir okuma olur. Değişen sadece mecra değil; iletişim gücünün kimlerin elinde olduğu, insanların nasıl bir araya geldiği ve etkinin nasıl oluştuğu.
Bu nedenle ajansları mecralara ve o mecraların diline göre ayrıştırmak da giderek anlamını kaybediyor. Bir platformun nasıl çalıştığını bilmekle, insanların orada neden bir araya geldiğini anlamak farklı şeyler. İlki teknik bir uzmanlık; ikincisi insanı ve toplumu anlamayı gerektiriyor. Geleceğin ajansını da bu nedenle sunduğu hizmetlerin listesi değil, çözebildiği problemler tanımlayacak. Pusulası kullandığı araçlar değil; strateji, yaratıcılık ve etki olmalı. Araştırmayı, içeriği, medyayı, topluluk ilişkilerini ve ölçümü ortak bir hedefte buluşturabilmeli. Her uzmanlığı kendi bünyesinde tutması şart değil; toplumsal değişimi okuyup, çözülmesi gereken probleme göre doğru uzmanlıkları bir araya getirebilmesi şart.
Bugün markaların kriz iletişiminde yaptığı en büyük hatalar neler?
Bence kriz iletişiminde en sık yapılan üç temel hata var. Birincisi, yaşananın gerçekten kriz olup olmadığını doğru teşhis edememek. Her olumsuz yorum ya da sosyal medya tepkisi kriz değildir. Her şeyi kriz olarak görmek gereksiz reaksiyonlara yol açar; gerçek bir krizi sıradan bir şikayet gibi ele almak ise çok daha büyük bir probleme dönüşebilir. İkincisi, meseleyi duygusal ve kişisel hale getirmek. Özellikle şirketi veya markayı uzun yıllardır yöneten insanlar eleştiriyi kendilerine yönelmiş bir saldırı gibi algılayabiliyor. O noktada amaç problemi çözmekten çıkıp kendini savunmaya dönüşüyor. Hata ortadaysa, onu kabul etmeden söyledikleriniz de çoğu zaman dinlenmiyor.
Üçüncüsü ve bence en önemlisi, krizi hiçbir kayıp vermeden atlatabileceğinizi düşünmek. Ben buna omlet-yumurta ilişkisi diyorum. Ortada bir omlet var ama kimse yumurtanın kırıldığını kabul etmek istemiyor. Oysa gerektiğinde bir yumurtanın kırıldığını kabul etmek, yani bazı sonuçları ve kayıpları kabullenmek, krizin çok daha fazla büyümesini engelleyebilir. Bazen kısa vadeli gelirden, alınmış bir karardan, bir uygulamadan ya da savunduğunuz bir pozisyondan vazgeçmeniz gerekebilir. Asıl mesele, neyi korumak istediğinize ve onu korumak için neden vazgeçmeye hazır olduğunuza karar vermek.
Yapay zeka iletişim sektöründeki en büyük kırılmalardan biri oldu. Bu süreç sektörü nasıl etkiliyor? Yapay zeka ile önümüzdeki 3-5 yılda sektörde hangi yetkinlikler öne çıkacak?
Yapay zeka sayesinde içerik üretmek ve mesajı kişiselleştirmek çok kolaylaştı. Kolaylaştıkça üretilen içerik miktarı da hızla artıyor. Bir anlamda kişiselleştirilmiş içerik enflasyonuna doğru gidiyoruz. Ama burada temel bir asimetri var: İçerik üretme kapasitemiz katlanarak artarken, karşı taraftaki insanın dikkati ve bilgiyi değerlendirme kapasitesi aynı hızda artmıyor. Peki, insan karşısına çıkan bu kadar içeriği nasıl değerlendirecek? Hangisine inanacak, hangisini önemseyecek, neye göre karar verecek? Ben bu soruları, yapay zekanın yarattığı değişimin kendisi kadar önemli görüyorum. Çünkü asıl risk yalnızca yanlış bir şeye inanmak değil; doğru olandan da şüphe etmeye başlamak.
Reuters Institute’un 2025 Digital News Report’unda, şüpheli bir bilgiyi kontrol etmek isteyenlerin yüzde 38’i güvendiği haber kaynaklarına başvuracağını söylüyor. İçerik bolluğu arttıkça güvenilir kaynak bir dayanak noktasına dönüşüyor.
Bence burada iletişim açısından önemli bir kırılma var. İçerik üretiminin neredeyse sınırsız hale geldiği bir dünyada, dikkat ve güven çok daha değerli hale geliyor. Dolayısıyla iletişimin değerini ne kadar içerik ürettiğimiz üzerinden değil, bu bilgi bolluğu içerisinde neye anlam kazandırdığımız ve nasıl güven inşa ettiğimiz üzerinden yeniden düşünmemiz gerekecek.
Tam da bu nedenle PR’ın önemi daha da artacak. Çünkü güven inşa etmek, güvenilir üçüncü taraflarla ilişkiler kurmak, farklı paydaşları anlamak ve karmaşık gelişmelere anlam kazandırmak PR’ın temel yetkinlikleri. İçerik üretmek kolaylaştıkça, içeriğe güven ve anlam kazandıran bu ilişkilerin değeri de artacak.
Sizce 2030’da iletişim ajansı dediğimiz yapı bugünkü haliyle var olacak mı? Communication Partner kendisini geleceğin neresinde görüyor?
Bugünkü haliyle kalmayacak. 2030’a geldiğimizde ajansları sundukları hizmetlerin listesi üzerinden tanımlamanın çok daha anlamsız olacağını düşünüyorum. Communication Partner açısından benim asıl önemsediğim ise 2030’da hangi hizmetleri vereceğimizden çok, müşterilerimiz için hangi değeri yaratacağımız.
Bence önümüzdeki dönemin ilginç paradokslarından biri şu olacak: Uzmanlık alanları çoğalırken, asıl değer onları birbirine bağlayabilme becerisine kayacak. Teknoloji giderek daha fazla işi erişilebilir hale getiriyor; ama hangi problemin çözülmesi gerektiğini anlamak, farklı disiplinler arasında ilişki kurmak ve neyin gerçekten önemli olduğuna karar vermek kolaylaşmıyor. Tam tersine, karmaşıklık arttıkça bu muhakeme daha değerli hale geliyor. Communication Partner’ı bu nedenle klasik anlamda bir PR ajansından çok, iş açısından kritik meselelerde iletişimin yaratabileceği değeri ortaya çıkaran bir yapı olarak görüyorum. Bunun için gerektiğinde araştırmayı, yaratıcılığı, medyayı, teknolojiyi, toplulukları veya başka uzmanlıkları devreye sokacağız. Araç bizim için hiçbir zaman başlangıç noktası olmayacak. 2030’da araçlar değişecek, kanallar değişecek, hatta bugün yaptığımız bazı işler ortadan kalkacak. Ama bizim kendimize sorduğumuz soru değişmemeli: Müşterimizin işi açısından kritik olan ne ve iletişim bunun neresinde gerçek bir fark yaratabilir?

