Mehmet Aktulga yazdı: “Korona Günlerinde Hayat Nasıl Değişti?”

Mehmet Aktulga – Yöntem Research Managing Director

21. yüzyılda yaşayan çoğu insanın daha önce hiç tanığı olmadığı bir konu geldi bütün dünyanın gündemine oturdu ve ilgi alanından bağımsız olarak hemen hemen herkesin en öncelikli gündem maddesi oldu.

Henüz 2020’nin başında, Ocak ayındaydık. Türkiye’de herhangi bir COVID-19 vakası görülmediği gibi hayat da sanki virüs buralara hiç gelmeyecekmiş gibi devam ediyordu. Buna rağmen bir paydaşımız için yaptığımız kamuoyu araştırmasının sonuçlarında COVID-19 konusunun o dönemde yaşanan Elazığ Depremi’nden sonra ikinci sırada yer alması dikkatimizi çekmişti.

Aziz Nesin’in toplumun sorun kendisine hiç gelmeyecekmiş gibi yaşamasını hicvettiği pek çok güzel öyküsü vardır. Ancak bu kez durum farklı idi. Toplum bu kez bir konu henüz çok yakınına gelmemiş olmasına rağmen bu durumdan kaygı duymaya başlamıştı bile.

Dünya Sağlık Örgütü’nün salgını pandemi olarak ilan ettiği ve Türkiye’de ilk vakanın resmi olarak duyurulduğu günlerde karantina ve evden çalışma dönemi de başlamış oldu. Biz de Yöntem Araştırma olarak bu yeni hayata öncelikle herkesin alışmasını ve durumun biraz stabilleşmesini bekledikten sonra Mart sonu itibarıyla adını usta yazar Gabriel Garcia Marquez’in ünlü romanı “Kolera Günlerinde Aşk”tan esinlendiğimiz ve Türkiye’de ve dünyada COVID-19 salgını yolunda canını ve emeğini insanlığa feda eden tüm sağlık çalışanlarının anısına ve emeğine adadığımız “Korona Günlerinde Hayat” adlı araştırmamızı hayata geçirdik.

Bu çalışmanın hemen arkasından ise Türkiye’de faaliyet gösteren ulusal ve uluslararası şirketlerdeki şirket sahibi, üst-orta düzey yönetici, uzman ve asistan çalışanların katılım desteği ile gerçekleştirdiğimiz “Korona Günlerinde İş Dünyası” adlı araştırmamızı tamamladık. Böylelikle COVID-19 pandemisinin hem toplum hem de iş dünyasındaki etkilerini bütünsel bir açıdan anlama ve yorumlama olanağı bulduk. Ancak burada örneklemin Türkiye geneli tüm iş dünyasını temsil etmediğini, bu çalışmadaki hedef kitlenin ağırlıklı olarak İstanbul merkezli ulusal ve uluslararası işletmelerden oluştuğunu hatırlatmakta yarar var.

“Korona Günlerinde Hayat” çalışmamızda pandeminin günlük hayattaki etkilerinin yanı sıra toplumun bu alandaki bilinç ve bilgi düzeyini de mercek altına aldık. Her ne kadar COVID-19 hakkında bildiklerimiz her gün değişse de Türkiye’de ilk vakanın görüldüğü günden yaklaşık 10 gün sonra toplumda her 10 kişiden 9’u sosyal mesafenin öneminin bilincindeydi:

Toplumun karantina sürecine geçişteki temel reaksiyonlarının gıda stoğu yapmak, nakitten kredi/banka kartına yönelmek, maske satın almak ve temizlik malzemesi ve kolonya stoğu yapmak olduğunu gördük.

Bu noktada özellikle 25-34 yaş grubunda kağıt para yerine kredi/banka kartına yönelme eğiliminin daha yüksek olması, Batı ülkelerinde çok öne çıkan tuvalet kağıdı stoğunun Türkiye’de çok rağbet görmemekle birlikte daha çok C1 sosyo-ekonomik kitlede öne çıkması dikkat çekici bulgular.

1970’lerde akaryakıt sıkıntısının olduğu günlerden kalma bir alışkanlıkla özel aracına yakıt alanların ise özellikle üst (AB) sosyo-ekonomik kitlede öne çıktığını görüyoruz:

Karantina dönemiyle birlikte artan harcamalarda temizlik malzemeleri, elektrik/su/doğalgaz ve gıda öne çıkarken düşen harcamaların başında ise seyahat, kültür/sanat ve ulaşımın geldiğini görüyoruz:

 

Kamuoyu araştırmasının bir başka çarpıcı bulgusu ise değerlendirmeye aldığımız bazı sivil ve kamu kurumlarının performans değerlendirmesi oldu. Buna göre resmi kurumlara bakıldığında Sağlık Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı ve belediyelerin “korona karnesi” iyiyken, kamuoyunun Cumhurbaşkanlığı ve İçişleri Bakanlığı’ndan beklentilerinin devam etmesi ise dikkat çekicidir. Toplum, sivil kurumların değerlendirmesinde özel hastanelere yüksek not verirken kendisini ise “sınıfta bırakmıştır”:

Araştırmanın belki de en “sansayonel” bulgularından biri ise virüsün kaynağı konusunda oldu. Buna göre toplumda yalnızca her 4 kişiden 1’i konunun bilimsel açıklamasına yönelerek virüsün mevcut grip virüslerinin evrimleşmiş bir hali olduğunu düşünürken, her 3 kişiden 1’i ise konuyu komplo teorileri ile açıklamaya çalışmakta ve virüsün laboratuvarda üretilmiş biyolojik bir silah olduğunu düşünmektedi:

COVID-19 pandemisi ile ilgili olarak toplumda her 10 kişiden 6’sı karamsar bir ruh hali içindeyken kalan 4 kişiden 2’si çekimser, 2’si iyimserdir:

 

Konunun bir de iş dünyası tarafına baktığımızda ise her 4 işletmeden 3’ünün COVID-19 pandemisi ile birlikte ekonomik sürdürülebilirlikten çok çalışan ve toplum sağlığına öncelik veren aksiyonlar aldığını görüyoruz:

Görüşülen her 3 beyaz yaka çalışandan 2’si işyerinin tamamen evden çalışma sistemine geçtiğini belirtirken, %16 bazı ekiplerin evden çalıştığını, %11 ise dönüşümlü olarak evden çalışıldığını belirtmiştir. Bu şekilde bakıldığında görüşülen işletmelerin hemen hemen hepsinin tam ya da kısmi olarak evden çalışma sistemine geçtiği görülmektedir. Kurumlarda ofisten çalışmaya devam eden kişilerin oranının erkekler ve şirket sahibi/üst düzey yöneticilerde daha yüksek olması dikkat çekmektedir:

COVID-19’un işyerlerinde gündeme gelmesi ağırlıklı olarak Şubat ayında ve Mart’ın ilk haftasında söz konusu olmakla birlikte, evden çalışma kararının çıkmasının her 2 işletmeden 1’inde Mart’ın 3. haftasını bulduğu görülmektedir.

Kurumların COVID-19 pandemisi kapsamında en yaygın aldıkları aksiyonun “sosyal sorumluluk kampanyaları başlatmak” olduğu görülmektedir. Hemen ardından gelen “üretim ve hizmet süreçlerinin” durması konusu da göz önüne alındığında kurumların bu süreçte “sessiz kalmadan” ve “toplumsal fayda” yaratarak sürdürülebilirliklerini güçlendirmeyi hedefledikleri söylenebilir:

Bununla birlikte yaklaşık her 10 kurumdan 6‘sının COVID-19 pandemisi kapsamında alınan kararlar sonucunda iş hacminde düşüş yaşadığı görülmektedir:

Pandemi kapsamında alınan aksiyonlar değerlendirildiğinde kurumların “doğru karar aldığını” düşünenlerin yanında “önlemlerin geç alındığını” ve “haklarının ihlal edildiğini” dile getiren çalışanlar olduğu da görülmektedir.

Kurumların bu dönemde “çalışan sağlığı ve güvenliği”ni ön plana koyarak “çalışanını mağdur etmeyecek koşullarda” aksiyon alması beklenmektedir:

Görüşülen beyaz yaka çalışanların neredeyse tamamı “Türkiye’nin ve dünyanın ekonomik bir sıkıntı yaşaması” konusunda kaygı yaşamaktadır. “Kişisel ekonomik sıkıntı” ve “iş kaybı” konularında ise daha az kaygı yaşanıyor olması kişisel olan ekonomik sorunların daha “çözülebilir” görüldüğü fakat küresel çapta bir ekonomik sıkıntı için çözümün zorlayıcı değerlendirildiği söylenebilir.

Yaşanabilecek ekonomik sıkıntıların ardından ise en fazla “hastalık yaşanması” konusundan kaygı duyulmaktadır:

Her 10 çalışandan 8’inin “önce sağlık” dediği, bunun için özgürlüğünden ve gelirinden belirli ölçüde vazgeçebileceği görülmektedir. Bu noktada kadınların erkeklere göre daha fazla “önce sağlık” demesi dikkat çekmektedir.

Buna karşılık her 10 kişiden 6’sı “önce özgürlüğüm” derken 4’ü ise “önce gelirim” tutumu içindedir. Özetle beyaz yaka çalışanın en temel önceliğinin sağlık olduğu, buna karşılık özgürlüklerin ikinci sırayı aldığı, kişisel gelirin ise bu ikisinden sonra geldiği görülmektedir:

Kurumların iş ihtiyaçları konusunda öne çıkan en önemli ihtiyaç “uzaktan çalışma teknolojisi”dir. Bu durum, pandemi öncesi iş hayatında çok sık gündeme gelmeyen “evden çalışma” konusunda şirketlerin hazırlıksız kaldığını göstermektedir.

“Üretimin/hizmetin devamlılığı” beklentisi ise kurumların ekonomik sürdürülebilirlik ihtiyacını gösterirken devletten ekonomik destek ve tedbir beklentisinin olduğu da görülmektedir:

Bu iki araştırmamızın da sonuçları COVID-19 pandemisinin gerek toplumda, gerekse de iş dünyasında önemli değişimlere neden olduğunu net olarak ortaya koymaktadır. Öte yandan yaşanan bu sürecin araştırmanın da önemini çok daha net ortaya koyduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Geleceğin dünyasında gerek kamu kurumlarının, gerekse de özel işletmelerin bugünden içgörüler çıkarmaya ve gelecek için öngörüler üretmeye ihtiyacı olacağı tartışmasızdır.

Ancak belki de en önemlisi zorunlu yaşanan bu değişimlerden başta doğa, ardından da insanlık adına kendimize “gelecek dersleri” çıkarmamız olacaktır.

İLGİLİ HABERLER