
Şikayet değil, çözüm lazım…
“Egemenlik” denilen kavramın, sadece sınır boylarında nöbet tutan askerlerle, gönderde dalgalanan bayrakla ölçülemeyeceği söylenebilir. Yeni dünyanın egemenlik haritası; “server” tarlalarında, fiber optik kablolarda, veri merkezlerinde ve en önemlisi o veriyi işleyen algoritmaların labirentlerinde çiziliyor.
Ağustos’ta yayınlanan iki belge hayli dikkat çekici. İlki Cumhurbaşkanlığı Genelgesi ile yürürlüğe giren “Türkiye Yapay Zeka Eylem Planı (2026-2030)”. Diğeri ise Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nün (TÇE) “Yeni Güç Mimarisi: Dijital Hegemonya Raporu”. İki metnin ortaya koyduğu tablo çok açık: Ülke yol ayrımında… Ya dijital çağın kurallarını koyan aktörlerden biri olunacak ya da küresel teknoloji devlerinin kontrolü altında tüketici olarak kalınacak…
“Dijital hegemonya”
TÇE raporunda altı çizilen “dijital hegemonya” kavramı son derece hayati. Mesele sadece ekonomik bir pazar payı konusu değil. Raporda bu hegemonyanın üç temel katman üzerinden kurulduğu tespiti yapılıyor: İlk katmanda, kullanıcı sayısının artmasıyla değer kazanan, devasa veri toplayan ve insanları kendine mecbur bırakan şirketler var. İkinci katmanda Palantir, Microsoft, Anduril gibi devlerin devlet mekanizmalarıyla doğrudan bütünleşmesi yer alıyor. Üçüncü katmanda ise ABD’deki CLOUD Act gibi yasal düzenlemelerle ulusal hukukun fiziksel sınırların ötesine dayatılması bulunuyor. Yani, ülkenizdeki 77,3 milyon aktif internet kullanıcısının verileri (We Are Social ve Meltwater) başka bir ülkenin kanunlarıyla çekilip alınabiliyorsa, orada durup derin derin düşünmek gerekir.
Dijital reklam mekanizmaları yabancıların elinde
Şikayetlerin odaklandığı ikinci alan ise reklam harcamalarının dijital ortama kayması konusunda. Arama motorları, sosyal medya, mobil işletim sistemleri, bulut altyapıları ve dijital reklam mekanizmalarının neredeyse tamamı yabancı platformların elindeymiş.
Dentsu’nun 2025 yılında yayınlanan Küresel Reklam Harcamaları Raporu’na göre dijital reklam harcamaları, toplamın yüzde 68,4 oranına, 678,7 milyar dolara ulaşmış.
Türkiye’ye gelince ne yazık ki en son yayınlanan rakam 2024 yılına ait. Başta Reklamverenler Derneği olmak üzere çeşitli meslek örgütlerinin Deloitte’a yaptırdıkları araştırmaya göre, medya ve reklam harcamaları 253,6 milyar TL’ye ulaşırken bunun yüzde 74,2’si dijitale kaymış. Özetle, gayrı millilik, dijital bağımsızlık konusunda da analog medyanın giderek hızla kan (reklam geliri) kaybettiği hususunda da ağlaşıp duruluyor.
“Sadece teknoloji üretmek yetmez”
Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı koordinasyonunda, yaklaşık 500 profesyonelin katkısıyla hazırlanan “Yapay Zeka Eylem Planı” iyi niyetli bir girişim olsa da TÇE’nin raporunda belirttiği tespitleri dikkate almak gerekse de bu adımlar yukarıdaki iki temel sorunun şikayet boyutundan çıkarılarak çözümlenmesine yetmez.
TÇE ne diyor raporda; “Sadece teknoloji üretmek yetmez. Eğer hukuki ve düzenleyici altyapı kurulmazsa, küresel platformlara karşı kendi pazarınızı korumak mümkün değil.”
Avrupa Birliği, Dijital Piyasalar Yasası ile “kapı bekçisi” (gatekeeper) dediği dev şirketlere ağır düzenlemeler, veri taşınabilirliği ve birlikte çalışabilirlik zorunlulukları getiriyormuş. Bizde ise henüz bu kapsamda sağlam bir düzenleme yok. Buna “düzenleyici asimetri” deniyormuş. Yani yapılacak iş belli: “Dijital Bağımsızlık” yasaları çıkarmak ve uygulatmak.
Şikayeti bırak, çözüme bak…
Bilindiği gibi, analog medya çoktan “hibrit” yayıncılığa geçmiş durumda. Noema Magazine, Der Spiegel gibi pek çok yayın, analog yayıncılığı daha çok prestij ve itibar için kullanırken reklamı da dijital ortamda kabul ediyorlar. Eğer yayını “reklamsız” izlemek istiyorsanız ek ücret ödüyorsunuz. Yani gelir kaybını neredeyse sıfıra indirmişler.
Şikayeti bırakıp geç kalmadan çözüme odaklanılmalı.
