“Holdingler aldıkları butik ajansların ruhunu öldürdü” diyen Untold Kurucusu Ergin Binyıldız’a göre bağımsız ajansların yükselişi bir tesadüf değil; sektörün mevcut düzenine markaların ve yeteneklerin verdiği kaçınılmaz bir yanıt. Markaların en büyük hatayı “saygı duymayacakları ajansları” tercih ederek yaptığını savunan Binyıldız ile yapay zeka çağında yaratıcılığın geleceğinden, Türkiye’nin Cannes performansına, bağımsız ajansların yükselişinden sektörün kronikleşen endişe iklimine kadar pek çok konuyu masaya yatırdık. “Endişenin olduğu yerde yaratıcılık sadece rastlantılara ve Don Kişot’lara kalıyor” diyen Binyıldız, ilk yılını geride bırakan Untold için de iddialı konuşuyor: “Artık büyük sıklet markalara hazırız. İlk gelen gerçekten şanslı olacak.”
Uzun yıllar büyük ajanslarda önemli görevlere imza attınız. Sizi kendi ajansınızı kurmaya götüren kırılma noktası neydi? “Untold” ile sektörde hangi boşluğu doldurmayı hedeflediniz?
Başka ajanslarda üst düzey yönetici seviyesine de ulaşsanız her zaman muhatap olduğunuz kişi ya da merciler oluyor. Bazen göz göre göre yapılan bariz hatalara bile müdahale edemiyorsunuz. Kuruma yön verseniz de aşamadığınız bariyerler, şeffaflıktan yoksun alanlar oluyor. Özellikle de nevrotik insanlar kurumları kendilerine benzetiyor. Doğal akışınızı, hayat kalitenizi, potansiyelinizi gerçekleştirme çabanızı baltayabiliyorlar. Untold, çalışmayı seven insanlar tarafından, markaların ihtiyacı olan o sıra dışı fikri hayata geçirebilmek amacıyla kuruldu. Keyifle, gurur duyacağı ve markasına katkı verecek işler üreten bir ajans olma hedefiyle yani.
Untold’u diğer ajanslardan ayıran yaklaşım nedir?
Esneklik. Düşüncede, iş yapış biçiminde… Formüllere değil prensiplere inanıyoruz. Başka reklam kampanyaları değil, tüketicinin her gün binlercesini tükettiği içeriklerle yarış halindeyiz. Ayrışmalıyız. Ama boş beleş bir ayrışma değil. İçgörüye dayalı, sonuç odaklı bir ayrışma. Kurumda mutluluğu gözetiyoruz. Olumsuzdan değil keyif ve coşkudan beslenen bir yapımız var. Hayal kurmaktan korkmuyoruz. Hayata geçirirken ise ayaklarımızı yere sağlam basıyoruz. Farkındalık içinde çalışıyoruz. Her sunumda, her statüde, her süreçte kendi fotoğrafımızı çekmeye, gündelik hayatta alışkanlıklara teslim olmadan gelişmeye özen gösteriyoruz.
Untold ilk yılını nasıl geride bıraktı? Bu yıl içinde ürettiğiniz başat işler hangileri oldu?
Güzel bir ilk yıl geçirdik. İlk cesur adımımız, daha fiziksel bir mekanımız bile yokken banka konkurunda şansımızı denemek oldu. Kaybettik. Ama ondan sonra girdiğimiz 8 konkurun tamamını kazandık. İlk yarışmamız olan Felis’te büyük ödül, Kristal’de 7 Kristal kazandık. Tüm projelerimizin içine akıl kattık. Tamamından pozitif sonuç aldık. Kiminde bilinirlik, kiminde ciddi pazar payı, kiminde satış rekorları… Bu Apaçık Radyo için de böyle, Luppo, Peros, Sportive için de böyle. Marketing Türkiye-Barem için hazırladığımız Kadınlar Günü kampanyasında kendimize koyduğumuz hedef 9 Mart’ta unutulmayacak bir 8 Mart işi idi. Meclis gündemine girdik. En son Asperox Retro “Pir-ü pak” yayına girdi, henüz rakamlar gelmedi ama gördüğümüz kadarıyla o da beğeniliyor. Sırada, bir süredir üstünde çalıştığımız projeler var. Burada artık bir yoğurt yiyişimiz, tıkır tıkır işleyen ve sonuç alan bir sistemimiz var. Biz ne iş ne de marka seçeriz. Ama Untold artık büyük sıklet markalara hazır. İlk gelen de gerçekten şanslı olacak.
Son yıllarda markaların ajanslardan beklentilerinde nasıl bir değişim gözlemliyorsunuz? Bugünün reklamvereni artık ne satın alıyor; yaratıcılığı mı, stratejiyi mi, iş sonucunu mu?
Nitel değil nicel bir farktan bahsedebiliriz. Daha hızlı. Daha kaliteli. Daha ucuz. Reklamveren öncelikle iş sonucunu satın alır tabi. Ama iyi kreatif olmadan sonuç, iyi strateji olmadan yaratıcılık zaten pek mümkün değil. İçerik enflasyonu olan bu dönemde yaratıcılığın eksikliğinin bütçeyle, frekansla telafi edilemeyeceğinin artık genel kabul gördüğü bir zamandayız. O yüzden yaratıcı denemeler artıyor. Ama stratejiden bağımsız yaratıcılık denemeleri de çok görülüyor. İpi kopuk uçurtmalar gibi.

Bugün Türkiye’de markalar ajans seçerken en büyük hatayı sizce nerede yapıyor?
Saygı duymayacakları ajansları tercih ederek… Bağımsız ajansların yükseldiği bir dönemden geçiyoruz. Sizce bu yükselişin temel nedeni nedir? Büyük ajanslarla bağımsız yapılar arasındaki rekabet önümüzdeki yıllarda nasıl şekillenecek?
Network’lerin hiyerarşisi, bürokrasisi, hantallığı, muğlaklığı yetenekleri bezdirdi. Askerlikte bir söz vardır, “nerede görev yaptığın değil, komutanın önemli” diye. Cüsseli isimler eskisi kadar aklını çelemiyor yetenekli insanların. Öğrenip gelişebilecekleri kurumları arıyorlar. Daha çevik, odaklı, özgün yapılarda çalışmak istiyorlar. Aynı şey markalar için de geçerli. Bu birleşmeler için Martin Sorrell doğru bir şey söylemiş, “korkudan birleşiyorlar, o işten hayır gelmez” diye. Holdingler butik ajansların cazibesine kapılıp gördüğü her şekeri isteyen çocuk gibi hepsini topladılar. İlk işleri de kendilerini cezbeden ruhu öldürmek oldu. Ellerinde sadece isimler kalmıştı. Şimdi onları da tasfiye ediyorlar. Bağımsızlara yönelim, globaller panik değil soğukkanlılıkla hareket etmeyi başarana kadar devam eder.
Yapay zeka reklam üretimini hızlandırırken, yaratıcılıkta da bir “tek tipleşme” tartışması yarattı. Sizce sektörde gerçekten bir sıradanlaşma riski var mı? Ajanslar bu tuzağa düşmemek için ne yapmalı?
İki önemli nokta var. Özgünlük uygulamada değil düşüncede başlar. Uygulamanın kolaylaşması, fikir üreteni er meydanına davet ediyor. Bu, özgün düşünenler için avantajlı bir durum. İkinci nokta ise uygulamada duygunun içerikten tüketiciye transfer edilebildiğinden emin olmak. Burada da sezgisi güçlü bireylerin “gatekeeper”lığı şart. Algoritması tümdengelim üzerine inşa edilen yapay zeka, varoluş sebebi bütünden ayrışmak olan yaratıcı düşüncenin elinde sihirli bir değneğe dönüşebilir. Sıradan düşünenlerin, hangi soruyu soracağını bilmeyenlerin elinde ise sıradanlığı çoğaltan bir mekanizmaya dönüşecek.
Türk ajansların bu yıl Cannes’dan eli boş dönmesi sektörde bir hayal kırıklığı yarattı. Siz bu sonucu neye bağlıyorsunuz?
Endişeye bağlıyorum. Dünya, konjonktür, ekonomi, sektör, her biri endişe kaynağı. Zamanla içselleşiyor, kurumsallaşıyor endişe. Onun olduğu yerde yaratıcılık sadece rastlantılara ve Don Kişot’lara kalıyor. Türkiye’nin Cannes’daki başarısızlığı ile Milli Takımın Amerika’daki hüsranı arasında paralellik görüyorum. Yetenek var, sonuç yok. Reklamcı ve reklamveren, bizi sıradanlaştıran sınırlara şuursuz bir endişeyle, teslimiyetçi bir tembellikle boyun eğmek yerine, çıkışlar aramalı. Ayrıca Cannes’ın da altın standart olarak gücünü yitirdiğini görüyoruz. Kendimize bakabileceğimiz başka aynalar da aramalıyız.
Önümüzdeki beş yıla baktığınızda Türkiye reklam sektörünü nasıl görüyorsunuz? Hem Untold hem de sektör adına en büyük fırsatlar ve en büyük riskler sizce ne?
Yapay zeka ve dünyanın siyasi gidişatı geleceği öngörmeyi gittikçe zorlaştırıyor. Yaratıcılık biyolojik bir ayrıcalık olarak kalacak mı bilmiyoruz. İnsanın sadece üretici değil, daha da vahim biçimde tüketici olarak önemi kaybolacak mı bilemiyoruz. Ama şartlar ne olursa olsun Untold özgün olanı, işe yarayacak ve fark yaratacak olanı kovalamaya devam edecek. Markaların buna ihtiyacı var. Biz de ancak bu çabanın içinde bir anlam buluyoruz. Süreçten keyif, sonuçtan gurur duymaya devam edeceğiz.

