
“Futbol asla sadece futbol değildir”! Bazen de pazarlama dünyası için “içgörüdür”
Simon Kuper’in dillere pelesenk olan o sözü bugün yine kendini yeniden hatırlatıyor ve zaman haklılığını bir kez daha ortaya çıkartıyor: “Futbol asla sadece futbol değildir”. 90 dakikalık bir oyundan çok daha fazlası olan futbola, doğru noktalardan bakıldığında “itibar yönetiminden” “pazarlama stratejisi” oluşturmaya dek okuma yapmak mümkün. O halde gelin sadece son iki hafta içerisinde karşılaştığımız “yağmurluklu derbi”ye ve “Taraftarı Saran Şal”a marka yönetimi perspektifiyle daha yakından bakalım…
Yağmurluk’tan doğan itibar krizi
Kanal canlı yayın için stadyuma bağlandı ve Süper Kupa Finali’nden ilk görüntüler televizyon başındaki seyirciyle buluştu. Tarafsız sahada, Atatürk Olimpiyat Stadı’nda oynanan maçın ilk kareleri sanki Kadıköy’den çekilmiş gibiydi. Öyle ki tribünlerin yarısı sarı-lacivert şeritlerle görsel bir şölen sunuyordu. Tribünün diğer yarısında ise benzer bir atmosferden söz etmek mümkün değildi… Üstelik bu görüntü, Fenerbahçe taraftar gruplarının hazırladığı bir koreografiyle değil; Fenerbahçe yönetiminin maç öncesinde koltuklara bıraktığı yağmurluklar sayesinde oluşmuştu. İyi organize edilmiş, planlanmış ve belki de en önemlisi taraftarına “seninleyiz” diyen bir yaklaşım sergileniyordu.


Galatasaray cephesinde ise işler maç daha başlamadan krize dönüştü. Dağıtılan yağmurlukların hem kalitesi hem de karşı tribündeki organizasyona cevap vermiyor olması tepkileri beraberinde getirdi. Kriz, maçın da kaybedilmesiyle birlikte sosyal medyada daha da büyüdü. Nihayetinde Galatasaray Spor Kulübü Başkanı Dursun Özbek, kendi imzasını taşıyan bir açıklamayla taraftardan özür diledi.
Tam da bu noktada yaşananlar, yağmurluk meselesinin yalnızca bir “organizasyon farkı” ya da “itibar krizi” olmadığını; doğru okunduğunda tribünde doğan bir anın, nasıl stratejik bir avantaja ve hatta ekonomik değere dönüşebileceğini gösterdi.
“An”, ürüne dönüştüğünde…

Bu hikayeyi pazarlama dünyası açısından asıl farklı kılan hamle ise maçtan sonra geldi. Fenerbahçe yönetimi ve Fenerium, tribünlerde kendiliğinden filizlenen talebi doğru okudu. Sarı-lacivert yağmurluklar, taraftarın isteği doğrultusunda hızla Fenerium raflarına taşındı. Sonuç çarpıcıydı: Yağmurluk satışlarından yalnızca iki gün içinde 37 milyon TL ciro elde edilirken, organizasyon giderleri düşüldüğünde yaklaşık 22 milyon TL kâr sağlandığı ifade edildi.
Taraftar bir yağmurluk satın almadı; o geceyi, birlik hissini, “orada ben de vardım” duygusunu satın aldı.
Bu, yukarıdan aşağı inen bir pazarlama kampanyası değildi. Aksine, tribünden doğan bir anın, hızla ürüne dönüştürülmesiydi.
“Taraftarı saran şal”
Hikâye burada bitmedi. Bir sonraki hafta Fenerium, bir adım daha ileri gitti. Sarı-lacivert desenli şal, klasik bir lansmanla değil; Alanyaspor maçında, Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Sadettin Saran’ın boynunda ortaya çıktı.
Reklam yoktu, duyuru yoktu. Kamera gördü, tribün fark etti, sosyal medya Saran’ın şalını konuştu… Ertesi gün Fenerium’da ürün satıştaydı. Sloganı da hikâyenin içinden geldi: “Taraftarı saran şal.”

Bu hamle, influencer marketing ya da planlı bir reklam çalışmasından çok daha fazlasını anlatıyordu. Kulüp Başkanının tribünle aynı ritimde görünmesi, ürünü doğal bir sembole dönüştürdü. Satışa çıkış zamanlaması ise kritik bir dengeyi tutturdu: Ne erken, ne de geç.
Yeni merchandising aklı
Yağmurluk ve şal örnekleri bize şunu gösteriyor: Fenerium artık “ürün tasarlayıp satan” bir yapıdan çok, anı dinleyen ve hızla aksiyona geçen bir yapıya dönüşmüş durumda. Burada viral olan şey kumaşın kalitesi ya da desen değil; anın kendisi, kolektif duygu ve tribünle kurulan bağ.
Ve belki de en kritik nokta şu: Bu model kopyalanması zor bir model. Rakipler ürünü taklit edebilir ama anı, zamanı ve duyguyu birebir tekrar edemez.
Fenerbahçe örneği, spor pazarlamasında yeni bir eşikten geçildiğini gösteriyor. Asıl değer, tribünde doğan hikâyeyi doğru okumakta ve onu ticari değil, kültürel bir çıktıya dönüştürmekte yatıyor…
Bu iki örnek pazarlama evrenine çok net bir şey söylüyor: Bugünün rekabeti kampanya fikirleri, büyük prodüksiyonlar ya da uzun lansman takvimleri üzerinden yürümüyor; asıl fark, “anı” okuyabilenlerle okuyamayanlar arasında açılıyor. Tüketici artık kendisine yukarıdan anlatılan hikâyelere değil, parçası olduğu anların kalıcı bir karşılığa dönüşmesine değer veriyor. Tribünde doğan kolektif bir duygu, doğru zamanlama ve sezgiyle ele alındığında klasik bir üründen çok daha güçlü bir marka temasına dönüşebiliyor. Bu da pazarlamayı planlama disiplininden çıkarıp refleks, empati ve bağ kurma yeteneği yüksek bir organizma hâline getiriyor. Markalar için asıl soru artık “ne satıyoruz?” değil; “hangi ana gerçekten kulak veriyoruz?”
“Yılın İnovatif Ürünleri” araştırması için son başvuru tarihi 31 Ocak!
