
“Biz soyadımızı markamıza vermişiz; üstüne tek bir toz konsun istemeyiz”
Yetmiş yıllık bir markanın sahibinden duyduğum bu cümle hem benim için hem de gurur duyduğum mesleğimizin varlık sebebi için çok şey ifade ediyor: Güven, itibar ve bu iki kelimenin taşıdığı muazzam değer…
Kökü geçmişte, anlamı gelecekte.
Bugün ise bu iki kelimenin yükü hiç olmadığı kadar ağır. Çünkü iletişim dünyası artık bambaşka bir hızla akıyor. Yıllarca büyük bir emekle inşa edilen, gözbebeği gibi bakılan bir marka; anlık bir paylaşım, bir video, doğrulanmamış bir iddia ya da yapay zekayla üretilmiş bir görüntüyle saniyeler içinde tartışmanın ortasında kalabiliyor.
Geçmişte iletişimcilerin en büyük derdi, algı ile gerçeklik arasındaki farkı kapatmaktı. Bugün o mesafe, internet, sosyal medya ve yapay zekânın etkisiyle derin bir uçuruma dönüştü.
Gerçek ile yanılsama arasındaki sınır bulanık, bilginin kaynağı çoğu zaman belirsiz. Yapay zeka doğruyu görünür kılmayı kolaylaştırdığı kadar, yanlış bilgiyi çoğaltmayı da hızlandırıyor. Bu nedenle mis ve disinformation artık yalnızca bir iletişim meselesi değil; kurumların varoluşunu etkileyen yapısal bir risk.
Üstelik iletişim ortamındaki bu çalkantı sadece teknolojiyle de sınırlı değil.
Küresel siyasi dalgalanmalar, ülkeler arası gerilimler, liderlerin bir gecede sürdürülebilirlik söylemlerini zayıflatabilen çıkışları, toplumsal tartışmaları anında yön değiştiren kırılgan bir alana çeviriyor.
Bizim coğrafyamızda ise tabloya bir boyut daha ekleniyor: Doğal felaketler.
Depremler, seller, yangınlar… Her biri hem toplumun hem kurumların iletişim reflekslerini yeniden tanımlıyor; güven ve sorumluluk kavramlarını daha da görünür kılıyor.
2026 iletişimciler için bir sorumluluk yılı olacak
Tüm bu karmaşanın ortasında bir gerçek kendini hatırlatıyor: İletişim, iyi yönetildiğinde dünyayı daha yaşanabilir bir yer haline getiren en güçlü araçlardan biri. Kutuplaşmanın, hızın ve bilgi kirliliğinin arttığı bir dönemde bile; doğru bilgiyi üretmek, toplumu ortak bir zeminde buluşturmak ve güven inşa etmek hala mümkün. İşte tam da bu nedenle 2026, iletişimciler için bir sınavdan çok, bir sorumluluk yılı olarak karşımızda duruyor.
Bu geniş tablonun içinde gözden kaçmaması gereken başka bir gerçek daha var: Markasının üzerine tek bir toz kondurmak istemeyen pek çok hissedar ve hatta onların şirketlerini yöneten CEO’lar iletişimin profesyonel bir uzmanlık alanı, hatta kendi içinde bir bilim olduğunun farkında değil.
Bu yalnızca birkaç kuruma özgü değil; iletişim hala hak ettiği stratejik konuma ulaşamadı. Birçok lider için iletişim, “bir etkinliğin yapılması” ya da “bir duyurunun paylaşılması” gibi operasyonel bir iş kalemi olarak değerlendiriliyor.
Bazı danışmanların kurumsal iletişimi pazarlama ya da insan kaynaklarının altına yerleştirme önerileri de bu yanlış bakış açısının bir yansıması. Oysa buna en çok karşı çıkması gereken yine o hissedarın kendisi. Çünkü iletişimci, CFO’nun rakamlarının, CHRO’nun çalışan odağının ya da CMO’nun büyüme hedeflerinin ötesinde; kurumun tüm paydaşlar gözündeki kimliği, değerleri, itibarı ve geleceği ile masaya oturur.
Ve evet… O soyadının üzerine “tek bir toz bile kondurmamak” için gereken görünmez emeği taşıyan kişi de odur.

İtibar dayanıklılığının merkezi
Ne var ki iletişimin değeri çoğu zaman ancak kriz anında anlaşılır. Bir söylenti çıkar, bir video virale döner, bir müşterinin öfkesi büyür… Ve telefonun ilk çaldığı isim yine iletişimcidir. Bu, acı bir gerçeği hatırlatır: Kurumlar iletişimin değerini çoğu zaman ancak iş işten geçince fark eder.
Oysa krizlerin arttığı, yayıldığı ve sınır tanımadığı bu dönemde iletişim bir “yangın söndürme birimi” değil; kurumun itibar dayanıklılığının merkezidir.
Üstelik iletişimcinin işi hiç olmadığı kadar zor: Hız baş döndürücü, gündem çok katmanlı, teknoloji belirleyici, riskler çok yönlü. Tam da bu nedenle bugün iletişim, yalnızca bir uzmanlık değil; kurumların geleceğini ayakta tutan stratejik bir güç.
Bu gerçeklerle birlikte 2025 bize şunu gösterdi: İletişimi hafife alan kurumların yaptığı hata, yalnızca iletişimcilere değil; kendi itibar ve varlıklarına verilmiş en büyük zarardır.
Ve şimdi asıl soru karşımızda duruyor: 2026’da bu güven düzenini yeniden kurmak için nereden başlayacağız?
2026’ya bakarken ilk fark ettiğimiz gerçek şu: Artık hiçbir iletişim stratejisi eski dünya alışkanlıklarıyla yürüyemez.
Çünkü karşımızdaki tablo yalnızca daha hızlı bir medya düzeni değil; bambaşka bir gerçeklik üretim mekanizması. Yapay zeka, içerik bolluğu, çok kanallı dikkat dağınıklığı ve doğruluk krizinin eş zamanlı yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. Bu nedenle iletişimi yeniden düşünmek artık bir tercih değil, zorunluluk.
İnsan aklıyla duygunun birleştiği hikaye fark yaratır

Yapay zeka bize hız kazandırıyor ama aynı zamanda yaratıcılığın değerini hiç olmadığı kadar yükseltiyor. Benzer metinlerin, otomatik içeriklerin ve birbirine benzeyen kampanyaların arasında fark yaratmanın yolu yine özgün fikirlerden, cesur anlatılardan ve insan aklıyla duygusunun birleştiği hikâyelerden geçiyor.
Bu dönemde tek kanallı iletişim artık mümkün değil. Çekirdek bir anlatının; LinkedIn’de düşünce liderliğine, TikTok ve Instagram’da görsel hikâyeye, podcast’lerde derinlikli sohbete, sektörel medyada analize, kurumun kendi mecralarında ise kalıcı ve sahipli içeriğe dönüşmesi gerekiyor. Her platform kendi diliyle konuşuyor; iletişim de buna uyum sağlamak zorunda.
Bütün bunların ortasında lider odaklı marka anlatısı yeniden güç kazanıyor. İnsanların marka haline geldiği bir çağda, markaların da insanlaşması kaçınılmaz. İnsanlar kuruma değil, insana güveniyor. Kurucunun ya da liderin aklı, duruşu ve değerleri markanın en güçlü güven taşıyıcısına dönüşüyor.
Kriz cephesinde ise riskler eskisinden daha keskin. Deepfake videolar, manipüle edilmiş içerikler ve saniyeler içinde yayılan yanlış bilgiler klasik kriz planlarının ötesine geçmeyi zorunlu kılıyor. İnternet ve sosyal medya krize tepki süresini 24 saatten 1 saate indirmişti; şimdi kriz iletişimi dakikalar içinde verilen ilk sinyalin niteliğiyle başlıyor.
Ve tüm bu teknoloji konuşulurken etik ve şeffaflık boyutunu görmezden gelmek mümkün değil. Yapay zeka süreçlerinin nasıl kullanıldığı, insan dokunuşunun nerede devreye girdiği ve kurumun değerlerinin hangi kararları yönettiği artık itibarın bizzat kendisi.
Sonuç çok açık: PR’ın yeni hali, her şeye rağmen güven inşa edebilenlerin dönemi.
Sürdürülebilirlik de bu nedenle önemini koruyor; çünkü geleceğe dair sorumluluk almak, kurumların güven sermayesinin ayrılmaz bir parçası.
Kısacası 2026, iletişimi yeniden icat etmek değil; iletişimin özünü; güveni, itibarı ve doğruluğu, yeni dünyanın koşullarında yeniden güçlendirmek yılı.
The One Awards’ta kazananlar 2 Şubat’ta ödüllerine kavuşacak!

