Betül Mardin: “Değişime direnmek beyhude…”

Betül Mardin… PR sektörünün kurucusu, Türk halkla ilişkiler alanının yaşayan en önemli ismi… Türkiye’de ilk halkla ilişkiler ajansını kuran da Uluslararası Halkla İlişkiler Derneği’ne Dünya Başkanı olan ilk Türk de ondan başkası değil… Hayatının ilk yıllarını “dilsiz” bir çocuk olarak geçiren Mardin’in ülkenin en iyi iletişimcisi olmaya uzanan hikayesi umut veren tecrübelerle dolu… Nişantaşı’nda yaşadığı Teşvikiye Palas’ta kendisini ziyaret ettiğimiz Mardin, o tılsımlı iletişim gücüyle bir anda bizi keyifli bir sohbetin içine çekiyor. İşte, tüm iletişimcilerin her satırında bir şeyler bulacağı o keyifli söyleşi…

Dilerseniz önce sizi ziyaret ettiğimiz bu tarihi apartmandan, Teşvikiye Pa­las’tan söz edelim… Yaşadığınız bu apartmanın sizin açışınızdan önemi nedir?

Ben Şişli’de doğmuşum. Doğduğumda annem ve babamın çok iyi iki arkadaşı varmış. Bunlardan biri Ekrem Reşit diğeri Cemal Reşit… Annem bas bas bağırarak doğum ya­parken piyanoda “Şişli’de bir apartman…” diye başlayan o meşhur Lüküs Hayat şarkısını yazıyorlarmış. Şansıma bakın! Maalesef ben dört-beş yaşına kadar konuşamamı­şım. Ekrem Reşit ve Cemal Reşit geldiğinde hep bu şarkıyı söylemeye çalışırmışım. 30’lu yılların başında Şişli moda bir yerdi. Şişli’de oturmuyorsan belli bir çevreye giremi­yordun. Farklı bir sosyal yapısı vardı o zamanlar Şişli’nin. Orhan Pamuk’un ailesinin yaşadığı ev biraz ilerimizdeydi. Bahçe içinde bir konaktı ve Pamuk Hanım otururdu o ko­nakta. Bugün çok bilinmeyen bir gelenek vardı o zaman­lar. Mesela Mardinizadeler Çarşamba günleri misafir ka­bul ederdi, Pamuklar Perşembe günleri misafir ağırlardı. Her ailenin bir günü vardı. O günlerde etraftaki komşular misafirliğe gider ve İngiliz usulü çay içerlerdi.

Elbette Şişli’de ciddi bir dönüşüm yaşandı ve bu anlattı­ğınız kültür kalmadı. Bu dönüşüm sizi rahatsız etti mi?

Hayır. Eğer dönüşüme direnirseniz, tahammül etmezseniz agresif ve sinirli olursunuz. İnsanın şartlarını görüp barışması lazım. Bu çok mühim.

Hayatınızda “İyi ki bunlar oldu” dediğiniz neler var?

Ben uzun süre dilsizdim, konuşamadım. O sebeple konuşabildiğim için çok mutluyum. İlk olarak Fransızca konuşmuşum. Çünkü et­rafımdaki insanlar çok çeşitli diller konuşuyordu. Babam kardeşiy­le Arapça, karısıyla Fransızca konuşuyor ama annem Almanya’da büyüdüğü için İsviçreli dadıya Almanca hitap ediyordu. En az da Türkçe konuşuluyordu. Biz 24 kişi aynı masaya oturur yemek yer­dik. Büyük babam tam ortaya oturur ve tuzluğu masanın bir tarafı­na koyardı. “Tuzluğun altı konuşamaz” derdi. Tuzluğun altı çocuk­lar demek. Ama dedemin bana tuhaf bir itimadı vardı.

Siz Türkiye’deki halka ilişkiler sektörünün kurucususu­nuz. Nasıl başladı bu yolculuk?

Ben aslında gazeteciydim. Bu arada şunu hatırlatayım benim ken­dime koyduğum üç yasak var: “Sigara, silah ve siyaset…” Siyaset yasak olduğu için de yıllarca magazin servisinde çalıştım. Maga­zinde de çok ses getiren haberler yaptım çünkü Haldun Dormen’in çok yakın arkadaşıyım. Sonra da eşim oldu zaten. Arif Mardin gibi bir delinin kardeşiyim. Hakikaten çok deli bir dönemdi Türkiye için.

“Sigara, silah ve siyaset…” yasakları nasıl oluştu?

Zamanla oluştu bu yasaklar. Siyaset yapmayı hiçbir zaman istemedim ki zaten ailemizde de yasaktı. Onun dışında si­garadan ölen çok insan gördüm. Ben de sigara içiyordum ama bir gün çok öksürdüm, korktum ve yemin ettim iç­memeye. Sigaranın başkalarına da zarar verdiğini görerek sigara şirketleri için çalışmayı da bıraktım. Silahla ilgili olarak da iki Amerikalı şirketle çalıştım. Ankara’da bir si­lah fuarı yapıldı ve orada biz de stant açtık. Konuşulanlara şöyle bir kulak kabarttım ve şöyle konuşulduğunu duy­dum: “Bu daha iyi öldürür. Bu bomba daha çok insan öl­dürür…” Bunları duyunca “Ben deli miyim?” dedim ve İs­tanbul’a dönüp istifa ettim. Çok ciddi vicdan azabı çektim.

Magazin gazeteciliğinden iletişim tarafına geçişi­niz nasıl gerçekleşti?

Akbank Genel Müdürü Ahmet Dallı babamın çok yakın ar­kadaşıydı. Bir gün ona gittim ve “Ne iş yapsam ben!” dedim. Bana, “Yeni bir meslek var. Adını şimdi hatırlamıyorum ama ‘halk’, ‘publice’ gibi bir adı var. Ona bir bak” dedi. Ben de olur dedim ve gidip araştırdım. Ahmet Dallı’yı tekrar zi­yaret edip mesleğin “Public Relations” olduğunu söyledim ve bu işi yapmak istediğimi belirttim. Böylece işe başladım. Birden bire çok müşterim oldu. Hissetim ki doğru yolda­yım. Ama ben hiçbir zaman milli kalamıyorum ve globali çok merak ediyorum. Yurtdışında ne yapılıyor diye me­rak edip Londra’ya gittim ve BBC’de çalışmaya başladım. TRT’den gönderilmiştim oraya. Birlikte çalıştığım İngilizler çok şaşırıyorlardı bana çünkü bir Türk’ün bu kadar iyi İn­gilizce konuşacağını düşünmemişlerdi. Sonrasında Türki­ye’ye döndüm ve Alâeddin Asna ile birlikte a&b’yi kurduk. Senelerce çok iyi müşterilerle çok güzel işler yaptık. Yurt­dışından markalar geliyordu ve Türkiye’de çalışmak için halkla ilişkiler ajansı arıyorlardı. Ama bizden başkası yoktu. Alâeddin Asna’ya da rahmet olsun. Çok şeker bir insandı. Biz birlikte çalışırken dört defa evlenip boşandı.

Yoktan bir sektör yarattınız. Bu süreçte en çok di­rençle karşılaştığınız nokta hangisi oldu?

Kadının çalışmasını çok zor kabul etti insanlar. Oysa şu anda halkla ilişkiler sektöründe daha çok kadınlar çalı­şıyor. Ben erkekleri bu konuda çok zorlamamak için ak­şamları geç saatlere kadar çalışmadım. Akşam 22:30’dan sonra dışarı çıkmazdım.

 

O dönemde en çok size katkı yapan işbirliği han­gisi oldu?

Akbank’la yaptığım işi çok önemserim. Çünkü o güne ka­dar hiç yapılmamış şeyler yaptık. Akbank Genel Müdürü Ahmet Dallı Anadolu’nun dört bir tarafında çalışan bin 500 kişiyi gezip kendilerine halkla ilişkileri anlatmamı is­tedi. Dört yıl boyunca Anadolu’yu gezdim ve Akbank çalı­şanlarına halkla ilişkiler anlattım. Adamın bana yaptığı iyi­liğe bakın! Anadolu’da herkes tanırdı beni o vakit. Şimdiki tanımıyla iç iletişim yaptım. Çalışanların dertlerini, ihtiyaçlarını dinledim. Bu yaptıklarım diğer kurumlar tarafından da duyuldu ve bir ay sonra 10 tane müşterim oldu. Çok ihtiyaç duyuluyordu bu işe. Anadolu’yu gezdiğim süreç benim için bir iftihar vesilesi oldu. Türk insanını daha iyi anlama şansına kavuştum bu süreçte.

Türk insanı en çok neyden etkileniyor?

Espri iletişimde çok önemli bir nokta. İnsanları rahatlatıyor. Türk insanı da gülmeyi çok seviyor.

Geriye dönüp baktığınızda sizin için en önemli kilometre taşları hangileri oldu?

Uluslararası Halkla İlişkiler Derneği’nin (IPRA) Dünya Başkanı olmam çok önemli bir kırılma noktası oldu. İsviçre’de Başkanlığı kabul ederken kürsüye çıktım ve karşımda oturan babam ve karde­şimi gördüm. Hakikaten çok tuhaf oluyor insan. Bu bir kadın için çok güzel bir duygu. Sonrasında da çok güzel gelişti Türkiye’deki halkla ilişkiler mesleği.

Halkla ilişkilerin bugünkü durumunu nasıl görüyorsu­nuz?

Bir kere bugün bir şirket halkla ilişkiler yapmıyorsa yandık demek­tir. Çünkü bir şirket hakkında söyleneler o şirketin üzerine yapışı­yor. İkincisi çalışanlarla iletişiminizin çok güçlü olması gerekiyor ki bunu da halkla ilişkiler çalışmaları sağlayabiliyor. Samimi ol­mak çok önemli. Öyle genel müdürler var ki yanına yaklaşılmıyor. Ama eğer iyi bir sekreteri varsa ve “Şimdi biraz sinirli yarın gel daha iyi olur” diyorsa hayat daha kolaylaşıyor. Ama sektör geçmişe göre daha iyi durumda çünkü nispeten bir istikrara kavuştu. Eski­den iniş çıkışlar çok olurdu. Bence artık mesleğin önemi anlaşıldı. Pazar büyüyor ve daha da büyüyecek.

KADINLAR HÂLÂ CİDDİYE ALINMIYOR

Betül Mardin

“Türkiye’de halkla ilişkiler sektörü hak ettiği yerde değil. O noktaya daha çok var. Çünkü hâlâ mesleğin gücünü kabul edemediler. Bunun bir nedeni de sektörde kadınların çalışıyor olması. Kadınların yaptığı işler hâlâ erkekler tarafından ciddiyetsiz olarak algılanıyor. Mesleğin ne denli önemli olduğunu anlaması için kurumların bir iki tokat daha yemesi gerekiyor. Halkla ilişkiler ajanslarının da çok iyi olması gerekiyor.”

Röportaj: Günseli Özen Ocakoğlu & Ferruh Altun

İLGİLİ HABERLER