Ayşe Arman: “Marka yüzü olmak çok havalı”

Yedi yıllık Dubai macerasından sonra geçtiğimiz günlerde Türkiye’ye kesin dönüş yapan Ayşe Arman, ayağının tozuyla Batik’in yeni sezon marka yüzü oldu. Çekimin konsepti, Ayşe Arman’ın Dubai’den İstanbul’a dönüş hikâyesi üzerine kurulurken; Ergün Gündüz tarafından tasarlanan, renkli duvarlara çizilmiş dekorlarla, Arman’ın Dubai’den İstanbul’a dönüş macerası karikatürize edildi. Katalog fotoğraflarına baktığımızda bir sahnede Dubai silueti önünde yanında valiziyle gördüğümüz Ayşe Arman’a bir başka karede de Atatürk Havalimanı’nda rastlıyoruz. Kimi sahnelerde yatak odasında telefonda konuşan veya bilgisayarında çalışan Ayşe Arman’ı bu özel anlarında fotoğraflayan Cem Talu olmuş. İlk kez bir markanın reklam yüzü olan Ayşe Arman ile Batik’in işbirliği bu katalog çekimiyle kalmadı, Batik mağazalarında Ayşe Arman tarafından seçilen ve onun adını taşıyan bir koleksiyonu da müşterilerinin beğenisine sundu. “Sadece Ayşe Arman Koleksiyonu’nu görmek için bile mağazalarımıza gelenler oluyor” diyen Batik Genel Müdürü Emre Ziyal, bu işbirliğinden olumlu geri dönüşler aldıklarını ve satışlarını artırdıklarını söylüyor. Peki ya Ayşe Arman tarafında neler oluyor? Özel hayatını okuyucularıyla paylaştığı köşe yazıları, gündemin ilk sıralarına oturan röportajları ve yarattığı polemikleriyle medya dünyasında aykırı bir bakış yaratan Arman’ı bu işbirliğine iten nedenler neler oldu? Zamanının büyük çoğunu bilgisayarın başında yazı yazarak geçiren bir isim olarak kamera karşısında neler yaşadı? Bir markanın reklam yüzü olarak hafızalarda yer etmesini gazetecilik mesleği adına nasıl yorumluyor? İşte tüm bu soruların cevapları röportajlarını okumaya alışık olduğumuz Ayşe Arman’ın Marketing Türkiye’ye verdiği röportajda…

Batik markasıyla çalışma sürecinizi anlatır mısınız? Teklif nasıl geldi size?

“Alo. Batik için sizinle bir çalışma yapabilir miyiz?” dediler. “Neee? Bir markanın yüzü olmak mı? Sağ olun almayayım, alana da mani olmayayım” dedim. Ama onlar, çok şekerdiler ve hiç pes etmediler. Ayrıca ne istediklerini biliyorlardı. Bir modelle ya da mankenle çalışmayı arzu etseler, hemen çalışabilirler. Bu işi yapan bir sürü profesyonel var. “Yok” dediler, “Biz özellikle sizi istiyoruz! Samimi, sıcak bir çekim. Ve sizin hayatınızı yansıtan bir çekim.” Sonra bir araya geldik, baktım gerçekten yaratıcılar ve yeniliğe açıklar. Dertleri de, 90-60-90 bir kadın değil. Ki ben de öyle değilim. Olmadığım bir kadın gibi görünmemi istemiyorlardı, bir de iyi para veriyorlardı. O dönem de eve yeni taşınmıştım, birtakım şeyler yaptırmak istiyordum. Sevgilimden para istemeden halledebilecektim. “Neden olmasın?” dedim. İyi ki de yapmışım, o kadar ağrısız, sızısız, problemsiz ve keyifli oldu ki…
Bu markayı kabul etmenizin nedenleri nelerdi? Markanın hangi yönleri sizin için cazip oldu?
Ben çok lüks marka giyen bir kadın değilim. Kıyamıyorum. Gerçek bu. Ayakkabım, çantam iyi olsun, gerisinin önemi yok. Bir şekilde idare ediyorum, giydiğimi de yakıştırmaya çalışıyorum. Ya da belki de ne giydiğimle çok da alakalı değilim, o da olabilir. Ama H&M, Zara, Berskha sevdiğim markalar. Batik de öyle. Genç, modern, dinamik, yaratıcı ve yenilikçi. Renklerini sevdim, kazaklarını, trikolarını sevdim, hele dar paça pantolonlarına bayıldım. Sonra deri ceketlerine… Sürekli giyiyorum. Herkese de, “Aman gidip alın” diyorum. Yani modernliği, fiyatının çok yüksek olmaması beni etkiledi. Oradan bir şey alırken göçmüyorsun, bir aylık maaşını yatırmıyorsun. Bir de Ziyal Ailesi hoş insanlar. Valla aileyi sevmeseydim, bu işe hayatta girmezdim. Sadece iş yapmıyorsunuz, karşınızdaki insanlarla dost da oluyorsunuz.

İlk kez bir markanın yüzü oldunuz… Neden şimdi?
1- Canım istedi. 2- Adamlar şekerdi. 3- İşin problemsiz yürüyeceğini anladım. 4- Fotoğrafı arkadaşım çekiyordu, Cem Talu şahane bir fotoğrafçıdır, Ergün Gündüz de arkadaki çizimleri gerçekleştirdi, o da eski sevgilim, ne kadar yetenekli olduğunu bütün Türkiye biliyor. 5- Evimizi yaptırırken sevgilimden para istememek de hoşuma gitti. 6- Bir de havalı bir şey bir markanın yüzü olmak. “Niye denemeyeyim ki?” dedim.

Çekimlerde Dubai’den dönüşünüz karikatürize ediliyor, gerçek hayatınızla bağlantı kuruluyor. Bu, ajansın fikri miydi yoksa sizin de katkınız oldu mu?
Konuşurken çıktı. En bayıldığım şeydir, saatlerce bir fikir üzerine kafa patlatmak. Telepati Reklam Ajansı’ndan Şener Bey ile de ilk o toplantıda tanıştık, Team İletişim ve Danışmanlık şirketinden Aslı Akın da üniversiteden arkadaşım, yıllar sonra orada karşılaştık. İkisi son derece profesyonel ve işlerini iyi bilen insanlar. Herkes zaten iyi bir şey çıksın diye uğraştı. Bir Allah’ın kulu da bana “Niye yaptın?” demedi. Herkes, “Aaa çok şeker olmuş!” dedi.

Çekim sürecini anlatır mısınız? Neler yaşadınız kamera karşısında?
Fotoğrafçı tanıdığım, inandığım, güvendiğim biriyse, çekimlerde gayet tatlı biri oluyorum. Arıza yaratmıyorum. Yok değilse vay halimize! Tedirginlikten ölüyorum. Bunların temelinde korku yatıyor aslında. Güvensizlik. Ama Cem Talu beni o kadar iyi tanıyor ki, bir sürü haber yaptık birlikte, ona güvenmemem için bir sebep yoktu. Ve kendimi bıraktım. İki tane de internet için film çektik, onlar da fena olmadı. Sanırım daha gösterilmediler. Gazetecilerin reklamlarda oynamasıyla ilgili zaman zaman tartışmalar yaşanıyor.

Siz bu anlaşmayı yaparken böyle bir tereddüt yaşadınız mı?
Yok ya. Aştık, geçtik onları. Ben köşemde “Batik alın, Batik alın” diye yazılar yazmıyorum ki, benim de alışveriş yaptığım bir markanın yaz kataloğu için fotoğraflar çektiriyorum. Gerçekten şahane kazakları var, seksi kazaklar, giy dolaş evde!

Sizce gazetecilerin bir markanın temsilcisi olması, mesleği açısından bir handikap oluşturur mu?
Niye oluştursun? Bence oluşturmaz. En azından benimki oluşturmadı. Okurlarımdan eleştiri filan da almadım. Ya da artık ne yapsam, insanlara normal geliyor, bu da olabilir!

Son zamanlarda vermiş olduğunuz röportajlardaki fotoğraflarınızda veya bu reklam kampanyanızda alışagelmiş bir gazeteci kimliği sergilemiyorsunuz…
Valla, o sizin fikriniz. İşimi yapmaya devam ediyorum, zaten bu teklifler de o yüzden geliyor. Ayrıca dünya hızla değişiyor, alışılagelmiş gazeteci kimliği de her şey gibi değişiyor. Ben gazeteci olarak sahne röportajları yapıyorum mesela ve her biri için 20 bin lira alıp, hayatı yarım kalmış birine veriyorum. 25 tane yaptım. Demek 500 bin lira yardımda bulunmuşum. Bundan da gurur duyuyorum, kimilerinin alışılagelmiş gazetecilik tanımında bu da olmayabilir. Dubai’de yaşadım yedi sene, oradan da gazetecilik yaptım, her hafta gidip geldim. “Böyle gazetecilik olmaz!” dediler, ben yaptım. Ben işime bakıyorum. Mesleğime de bayılıyorum. Aşkla yapıyorum. Yapabildiğim sürece de devam edeceğim.

İLGİLİ HABERLER