
WPP davası medya satın alma modellerini tartışmaya açtı
Dünyanın en büyük reklam holdinglerinden WPP ile eski bir yöneticisi arasında devam eden hukuki süreç, medya satın alma ekosisteminin en tartışmalı alanlarından biri olan “principal buying” ve geri ödemeler (rebate) konusunda önemli soru işaretlerini gündeme taşıdı. ABD’de mahkemeye sunulan belgeler, WPP bünyesindeki 9 milyar doları aşan müşteri harcamasının nasıl yönetildiğine dair dikkat çekici detaylar içeriyor.
Medya ajanslarının reklamveren adına yürüttüğü satın alma süreçleri uzun süredir şeffaflık, çıkar çatışması ve veri yönetimi başlıkları üzerinden tartışılıyor. Dünyanın en büyük iletişim gruplarından WPP ile eski bir yöneticisi arasında yaşanan hukuki ihtilaf, bu tartışmaları yeniden alevlendirdi. ABD’de görülen davaya sunulan belgeler, holdingin medya kolu üzerinden yönetilen milyarlarca dolarlık bütçelerin arka planına dair nadir bir “içeriden” bakış sunuyor.
Mahkeme dosyasına giren raporlar, Google, Coca-Cola, Ford ve Unilever gibi global markaların WPP bünyesinde yönetilen medya harcamalarına ilişkin toplu veriler içeriyor. Belgeler, özellikle medya ajanslarının kendi envanterini alıp yeniden satması olarak tanımlanan “principal buying” (Ajansın reklam alanlarını müşteri adına değil, kendi adına toplu satın alıp daha sonra markalara satması) modeli ve bu modelin getirdiği gelir yapısına ışık tutuyor.
WPP sözleşmeler uygun olduğunu savunuyor
Davanın merkezinde, WPP’nin medya kolunda 17 yıl görev yapmış olan Richard Foster bulunuyor. Foster, şirketin bazı reklam anlaşmalarına bağlı olarak elde edilen indirim ve geri ödemeleri (rebate) müşterilere tam olarak yansıtmadığı yönündeki endişelerini dile getirdikten sonra muhbir olduğu gerekçesiyle görevden alındığını öne sürüyor. WPP ise iddiaları reddederek uygulamalarının sözleşmelere uygun ve yasal çerçevede olduğunu savunuyor.
Dosyada yer alan ve Foster tarafından Aralık 2024’te hazırlanan 36 sayfalık rapor, medya satın alma ekonomisinin nasıl çalıştığına dair ayrıntılı bir tablo sunuyor. Özellikle ajansların veri, hacim ve satın alma gücünü kullanarak pazarlık avantajı elde ettiği modellerin, reklamverenler açısından ne kadar şeffaf olduğu sorusu yeniden gündeme geliyor.
Dava küresel medya ajanslarının gelir modellerinin ne kadar şeffaf olduğu, reklamveren-ajans ilişkilerinde “çıkar çatışması” riskinin nasıl yönetildiği ve veri temelli satın alma modellerinin sınırlarının nerede çizileceği gibi daha geniş bir tartışmayı da tetikliyor.
Kaynak: AdAge
