
Medya yanılıyor, yaşlanmak yenilgi değil stratejik oyun alanı…
Batı toplumunda yaşlanmak, çoğu zaman “kaçınılması gereken” bir gerçeklik gibi sunuluyor. Kozmetik ürünlerden estetik işlemlere, Hollywood anlatılarından sosyal medyadaki içeriklere kadar pek çok alan, yaşlanmayı bir tür “yenilgi” olarak konumlandırıyor. Oysa, yaşlanma yalnızca bireysel değil, yapısal bir süreç ve bu gerçeği görmezden gelmek hem toplumun hem de markaların en büyük yanılgısı olabilir. Think with Google için kaleme aldığı yazıda Eugene Healey, bu yanılgıyı kırmak için önemli bir perspektif sunuyor. Ona göre yaşlanmanın medya tarafından tasvir ediliş biçimi, toplumun yaşlı bireyleri algılayışını derinden etkiliyor ve markalar için kaçırılmaması gereken büyük bir fırsatı da içinde barındırıyor.
Performatif yaşlanma: Bağımsızlığın gösterisi
Batı medyasında yaşlılık iki uç arasında tasvir ediliyor: Yaşlanmayı geciktiren ürünlerin vaat ettiği “zamana meydan okuma” fantezisi ya da 80 yaşında paraşütle atlayan, maraton koşan, motosiklet süren kahraman figürleri… Ancak bu hikâyeler aslında aynı şeyi söylüyor: “Bağımsızlığını korumak zorundasın. Aksi halde değerini kaybedersin.”
Cerrah ve yazar Atul Gawande’nin “Being Mortal” kitabında altını çizdiği gibi, Batı kültüründe bireyin değeri, büyük ölçüde üretkenlik ve bağımsızlıkla ölçülüyor. Bu yüzden yaşlılığın getirdiği kaçınılmaz destek ihtiyacı –ilaç yönetiminden hareket kısıtlılığına– bir “başarısızlık” gibi kodlanıyor. Oysa bu, biyolojinin en temel gerçeği.
Markalar için kaçırılmaması gereken bir boşluk
Healey’ye göre medya ve pazarlama, yıllardır “sürekli genç kalma” mitini yeniden üretiyor. Bu da, yaşlı bireylerin destek sistemlerine ihtiyaç duymasını normal değil, utanç verici kılıyor. İşte burada markalar için dev bir fırsat doğuyor: Yaşlanmayı tüm karmaşıklığıyla, dürüstçe anlatmak.
Örneğin YouTube’da 80 yaşını aşmış bir çiftin hayatını paylaşan Nanny and the Moose kanalı, milyonlarca kez izlendi. Kanal, performans baskısından uzak, gündelik ama samimi içerikleriyle büyük ilgi görüyor. İzleyicilerin yorumları ise bu samimiyetin ne kadar büyük bir ihtiyaca yanıt verdiğini gösteriyor.
Yeni kuşak, yeni anlatılar
Nasıl ki markalar Z kuşağını ya da farklı kültürel kimlikleri incelikli ve kapsayıcı bir biçimde temsil etmeye başladı, aynı hassasiyetin yaşlı kitleler için de gösterilmesi gerekiyor. Çünkü Baby Boomer kuşağı yaşlanıyor ve beraberinde ciddi bir ekonomik güç de getiriyor. Healey’nin ifadesiyle, “Sıra, fiziksel desteğe ihtiyaç duyduğunuzda bile hayatın anlamlı olduğunu gösterebilen markaların”.
Son söz: Samimiyetin gücü
Yaşlılığı ya trajik bir kayıp ya da insanüstü bir başarı hikâyesi olarak görmek yerine, onun gündelik ve gerçek boyutlarını anlatmak markalar için yalnızca toplumsal sorumluluk değil, aynı zamanda stratejik bir fırsat. “Gençlik miti”nin cazibesine kapılmak yerine, insan hayatının doğal evrelerini olduğu gibi kabul eden samimi anlatılar geliştiren markalar, geleceğin kazananları olacak.
Kaynak: Think With Google