
İltifat ederken “incitiyor” olabilirsiniz! İşte söylenmemesi gereken o sözler…
Gündelik hayatın içine sızan, çoğu zaman iyi niyetle kurulan bazı cümleler; sanıldığından çok daha derin izler bırakabiliyor. “Sen bu işi beklediğimden iyi yapmışsın”, bir göçmene kurulan “Türkçe’yi ne kadar iyi konuşuyorsun”, ya da “Aslında hiç Türklere benzemiyorsun” gibi ifadeler, ilk bakışta sıradan ya da masum görünse de, karşı tarafta incitici bir etki yaratabiliyor. Psikoloji literatüründe mikroagresyon olarak tanımlanan bu kavram, ilk kez 2007 yılında akademik bir çerçeveye kavuştu ve 2015 yılında The Global Language Monitor tarafından “yılın kelimesi” seçilerek küresel bir farkındalık başlığına dönüştü. Bugün mikroagresyonlar; iş hayatından eğitime, medyadan gündelik dile kadar pek çok alanda görünmez ama etkisi güçlü temaslar olarak tartışılıyor. ICF Master Certified Coach (MCC) Dr. Elgiz Henden, bu görünmez temasların bireyler üzerindeki etkisini hem akademik çalışmaları hem de saha deneyimiyle ele alıyor…
Günlük hayatın sıradan cümleleri gibi görünen bazı ifadeler, çoğu zaman fark edilmeden incitici bir etki yaratabiliyor. Psikoloji literatüründe mikroagresyon olarak tanımlanan bu durum; kasıtlı olsun ya da olmasın, bireylerin kimliğine, deneyimine ve değerlerine temas eden örtük mesajlar içeriyor. ICF Master Certified Coach (MCC) Dr. Elgiz Henden, gündelik hayatta çoğu zaman normalleştirilen bu temasların, tıpkı bir kağıt kesiği gibi, tekrarlandıkça derinleşen etkiler yarattığına dikkat çekiyor.
Mikroagresyon her zaman fark edilmeyebilir
Dr. Elgiz Henden’e göre mikroagresyonların en dikkat çekici yönü, çoğu zaman görünmez olmaları. Açık bir hakaret ya da doğrudan bir dışlama içermedikleri için hem söyleyen hem de duyan açısından “önemsiz” gibi algılanabiliyor.
“Mikroagresyonlar genellikle küçük ve önemsiz gibi görülür. Oysa etkileri birikir. Kişide ‘Bir şey oldu ama tam olarak ne?’ duygusu yaratır. Bu belirsizlik, zamanla geri çekilmeye, güvensizliğe ve değersizlik hissine dönüşebilir” diyen Henden, bu temasların yalnızca sözlü ifadelerle sınırlı olmadığına da işaret ediyor.
Mikroagresyonlar; mimikler, ses tonu, vurgu, bakışlar ya da içinde bulunulan çevresel düzenlemeler aracılığıyla da ortaya çıkabiliyor. Bazen masum bir soru, bazen bir şaka, bazen de sistemin kendisi bu etkiyi üretebiliyor.
Üç taraf, tek hata
Mikroagresyonu zorlayıcı kılan unsurlardan biri de sürecin üç tarafında da çoğu zaman farkındalık oluşmaması. Maruz kalan kişi neye incindiğini tam olarak adlandıramayabiliyor; maruz bırakan kişi niyetinin iyi olduğunu düşünebiliyor; şahit olanlar ise yaşanan durumu anlamlandıramayabiliyor.
Bu çok katmanlı görünmezlik, mikroagresyonların uzun süre konuşulmamasına ve normalleşmesine yol açıyor. Oysa bu küçük temaslar, tekrarlandıkça bireylerin aidiyet duygusunu zayıflatıyor ve iletişim alanlarında görünmez bariyerler yaratıyor.
Farkındalık, dönüşümün ilk adımı
Dr. Elgiz Henden, mikroagresyonla mücadelede en güçlü aracın farkındalık olduğunun altını çiziyor. Kapsayıcı bir dil kullanmak, örtük önyargıları fark edebilmek ve etkiyi niyetten ayırabilmek; daha güvenli ve sağlıklı iletişim ortamlarının temelini oluşturuyor.
“Mikroagresyonları konuşmak suçlama değildir. Aksine, ilişkilerde güveni büyütmenin en etkili yollarından biridir. Görünmeyen kağıt kesiklerini fark etmek, küçük temasların büyük etkiler yaratabileceğini kabul etmekle başlar” diyen Henden, bu farkındalığın daha kapsayıcı bir toplumsal iletişim kültürünün önünü açtığını vurgulayarak sözlerini tamamlıyor.
