Değişim Dilde Başlar #öylesöyleme!

Abdi İbrahim Otsuka bir Türk-Japon ortaklığı. 2012 yılında Türkiye’nin lider ilaç firması Abdi İbrahim, Japonya merkezli Otsuka ile güçlü bir Ar-Ge’nin ürettiği ilaçları Türk tıbbının hizmetine sunuyor. Otsuka dünyada psikiyatrı ilaçları alanında uzmanlaşmış öncü ilk üç kuruluştan biri. Abdi İbrahim Otsuka Şirket Yöneticisi Elif Elkin’in bu güçlü kurumsal yapının varlığına ilişkin yaklaşımı ise kayda değer;  “Tedavi alanlarımız işimizin teknik kısmı. Bizi her gün heyecanla işe getiren ve yaptığımız işten gurur duymamızı sağlayan yanı ise bambaşka: Toplumsal değerlere katkı ve hepimizi insan yapan bu değerleri daha ileriye taşımaya olan arzumuz, inancımız heyecanımızı arttırıyor.” diyor.

Abdi İbrahim Otsuka 2014 yılında “Görmezden Gelmeyelim” çatısı altında öncü bir proje başlattı. Süreç içinde bu proje paydaşlarından gördüğü destekle güçlü bir platform haline geldi. Şirket Yöneticisi Elkin’in üstünde önemle durduğu, “insanı insan yapan değerleri” ileriye taşıma misyonu bu yapı içerisinde de hayata geçirildi.

“Tüm dünya pandemiyi yaşarken maalesef bambaşka bir pandemi psikolojisi içinde savruluyoruz.” diyor Elkin ve “Bütün bunlara rağmen ‘Görmezden Gelmeyelim’ platformuyla ilerliyor olmamızın nedeni, görmezden gelinen toplumsal bir kesimin olduğunu fark ediyor olmamız. Ruhsal hastalıklarla mücadele edenler ve yakınlarının hayatı zaten zorken, bu konudaki farkındalığın artmasını istedik. Çünkü dilde başlayan damgalama ve ayrımcılığın iyileşme sürecinde bir engel olduğunu gördük”.

Şizofreni Dernekleri Federasyonu desteğini de alan Görmezden Gelmeyelim platformu kapsamında 2015 yılında Şizofreni Serüveni Sergisi’ni hayata geçirdiklerini belirten Elif Elkin, Türkiye’de ruhsal hastalığı olanların ve yakınlarının zor olan hayatlarının sosyal bariyerlerle daha da zorlaştığı gerçeğini ortaya koymak amacıyla bu sergiyi yaptıklarını söylüyor. Geçtiğimiz 5 yılda 3 milyondan fazla kişiyle buluşan sergi, ruh sağlığına dair bilgi düzeyini arttırmayı hedefliyor.

Elkin, “Bilgi düzeyi çok düşük. Bilmediğimizden korkuyoruz. Korkularımız ön yargılarımızı beraberinde getiriyor. Serginin aldığı ilgi bizi daha fazlasını yapmak için cesaretlendirdi” diyor.

ESOMAR’dan Türkiye’ye ilk ödül

gormezdengelmeyelim.com’da online olarak da ulaşılabilen sergiyi bir araştırma takip etti. 2019 yılında Türkiye’nin ilk ve en geniş kapsamlı algı araştırmasını gerçekleştiren Abdi İbrahim Otsuka, ruhsal hastalıklara dair toplumsal kodlarımıza işlenmiş sorunlara da ışık tutmakta.

Şirket Yöneticisi Elkin, “Şizofreni ve depresyon gibi hastalıklar toplumumuzda biliniyor. Ancak bu hastalıklara ilişkin çok yanlış bilinenler de var. Örneğin her 10 kişiden biri şizofreniyi bulaşıcı bir hastalık zannediyor.” diyor ve verilerle çarpıcı bulgular ortaya koyuyor;

  • Toplumun yarısından fazlası, “Şizofreni hastasıyla komşu olmam, aynı otobüse binmem, doktorum veya öğretmenim olsun istemem” diye düşünüyor.
  • Neredeyse yüzde 60’lık bir kesim şizofreninin cinlerle, büyülerle bir bağlantısı olduğunu düşünüyor.

Değişim Dilde Başlar/Öyle Söyleme New Step buluşmasının konuklarından Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Sibel Çakır, yıllar boyunca ruhsal hastalıkları bulunan bireylerin toplum tarafından farklı şekillerde dışlandığını, ötekileştirdiğini söylüyor; “Toplum olarak bu hastalıklara bakış açımız tarih boyunca sıkıntılı. Orta çağdan itibaren ruhsal hastalıklara sahip kişiler, içine şeytan girmiş diye düşünülerek en çok din adamları tarafından hedef gösterilmişler. Şeytan diye taşlanmışlar, şehir dışına sürülmüşler, hatta yakılmışlar, işkence görmüşler. Bu hastalığı ortadan kaldırmak için içine şeytan girdiği düşünülen, ama aslında sadece nörobiyolojik bir hastalığı olan bu bireyler, işkenceyle yok edilmeye çalışılmış”.

Prof. Dr. Çakır, hekimlik meslek olarak kabul gördüğünde dahi ruh hastalarının tedavi edilmek yerine kaleye kapatıldıklarını söylüyor. 1900’lerin başına kadar tedavi yöntemlerinin “deli gömlekleriyle” sınırlı olduğunu belirten Sibel Çakır, ılımlı yaklaşıma çok sonra ulaşıldı diyor.

Tüm bu veriler doğrultusunda daha da anlamlanan algı araştırması, Türkiye’ye ilk ESOMAR Vakfı Büyük Ödülünü getiriyor.

“Bugün tedavinin önündeki en büyük engelin damgalama olduğunu söyleyebiliyoruz. Araştırma sonuçları inancımızı güçlendirdi ve yapabileceklerimiz konusunda yüreklendirdi. 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü’nde toplumsal bir farkındalık yaratmak istedik. Hasta ve hasta yakınlarının yaşadığı zorlukları ortaya koymak üzere  #ÖYLESÖYLEME hareketini farkındalık çalışmasının bir başlangıcı olarak konumladık. Damgalamaya karşı en etkili inisiyatiflerden biri haline gelen #ÖYLESÖYLEME sadece 24 saat içerisinde müthiş bir dönüş aldı. Biz de bu kadar ilgi beklemiyorduk” diyen Elif Elkin, damgalamanın dilde başlayıp, dilde biteceğine inandığını söylüyor.

 

Duygu Durum Bozukluğu & Kişilik Durum Bozukluğu toleransları farklı

Kronik ve psikiyatrik hastalıkların toplumumuzda azımsanmayacak boyutta olduğunu söylüyor Prof. Dr. Sibel Çakır. Duygu durum bozukluklarının görece daha kabul edilebilir bulunduğunu sözlerine ekleyerek, “Bizim toplumumuzda görülme sıklığı yüzde 1 olan şizofreni bir beyin hastalığı olarak kabul ediliyor ve diğer ruh hastalıklarından daha tehlikeli bulunuyor.” diyor.

Tedaviye ne kadar erken başlanırsa yıkımın da o kadar az olacağını belirten Dr. Çakır, ruhsal hastalıklar için yardım almanın karşısındaki en büyük engelin, psikolojik destek aldığı bilinen kişilerin çevreleri tarafından dışlanmaları olduğunu söylüyor.

Dr. Sibel Çakır’ın deyimiyle; doğru zamanda başlayan tedavi, dönüşü olmadığı sanılan bu hastalıklarda hastanın yaşamını tek başına sürdürmesi ve toplumun bir parçası olması mümkün. Ancak damgalama normal koşullarda var olmanın önünü kesiyor diyor.

Ruhsal hastalığı olanlarla ilgili en büyük argüman çevrelerine tehlikeli olabilecekleri yönünde. Oysa Dr. Çakır’ın paylaştığı araştırma verilerine göre cezaevlerindeki nüfusun büyük bir çoğunluğu ruhsal hastalığı olmayan bireylerden oluşuyor. “Şizofreni ya da bipolar bozukluğu olanların herkesten çok kendilerine zararı var” diyen Prof. Dr. Sibel Çakır, damgalamayı sürdüren her birimizin farkında olmadan hastalığın derinleşmesine neden olduğumuzu söylüyor. “Oysa biliyoruz ki hem bipolar bozukluk hem de şizofreni beyinde nörokimyasal değişiklikler nedeniyle gençlik yıllarında başlayıp yaşam boyu devam edebilecek hastalıklar ve tedavileri de var.”

 

Türkiye’deki gençler çıkmazda!

Küresel araştırmaları yaparak gençlerin nabzını tutan Dinamo Danışmanlık Kurucu Ortağı ve Universum Ortadoğu Direktörü Evrim Kuran, araştırmacı kimliğiyle panelde yer alırken en önem verdiği konulardan birinin Türkiye’deki gençlik istihdamının arttırılması olduğunu belirtiyor. “Demografik devrimin gerçekleştiği bir dönemde demografik barış nasıl sağlanabilir? Hiç kimseyi etiketlemeden, ötekileştirmeden nasıl sistemlere dahil edebiliriz?” sorularının yanıtlarına odaklandığını belirten Kuran, dünyanın 61 ülkesinde araştırmalar yapan bir yapının parçası olarak her sene bir buçuk milyon gençle çalışıyor.

Küresel araştırmanın Türkiye verileri konusundaki farkındalığı olduğunu söyleyen Evrim Kuran, içinde bulunduğumuz coğrafyada gençlerin başka ülke gençlerinden farklı olduğunu belirtiyor; “Biz özellikle kapitalizmin ayak seslerini daha da hızlı duymaya başladığımız yıllardan başlayarak finansal ve entelektüel sermayeye odaklandık; çocuklarımıza daha çok bilgi verelim, daha çok diploma aldıralım, daha çok meslek edindirelim ve daha çok sertifika programına katılsın derken insan ruhunu ihmal ettik. Şimdi geçmiş kuşaklardan taşıdığımız bu mirası bugün net bir şekilde görebiliyoruz. Türkiye’nin gençleri dertli ama bu dert kaygıdan geliyor” diyor.

Kaygının covid-19 ile başlamadığını, pandemiden önce de Türkiye’de 72 bin gencin katılımıyla gerçekleştirilen araştırmada sosyoekonomik seviyeleri fark etmeksizin ortaya çıkan çarpıcı bir bulgudan söz ediyor: “Yaşamım çok stresli diyen gençler çoğunlukta!”

Dünya çapında “İşgücü Mutluluk Kadranı” adlı bir çalışma yaptıklarını söyleyen Kuran, bu çalışmada gençlerin yaşadıkları ülke ve bu ülkelerin onlara sunduğu olanakların yarattığı duygu durumuna göre gruplara ayrıldığını anlatıyor; “Türkiye’deki gençlerin son 8 yıldır ‘çıkmazda’ olduklarını görüyoruz. Çıkmaz; ‘Ben şu anda çalıştığım işimden memnun değilim ama başka bir işe de geçemiyorum’ kelimeleriyle söyleme dökülen ve duygu durumunu son derece kötü etkileyen bir anlamsızlık olarak özetlenebilir. Ancak bu durumun farkında olduğumuz her geçen sene bir önceki seneye göre daha negatif bir tablo sergilediğimiz gerçeğini ise değiştirmiyor”.

“Özetle bir dolu kaygı var.” diyen Kuran, asıl vurgulamak istediği konunun kuşak karması olarak değerlendirildiğinde oldukça heterojen olan ülkemiz gençlerinin, yetişkin olduklarında ebeveynlerinden daha mutsuz ve daha az refah içinde yaşayacağı düşüncesinde olduklarını belirtiyor.

“Bu kuşak şöyledir, bu kuşak böyledir diye etiketlemeden önce dünya tarihinde ilk kez karşılaştığımız, son iki genç kuşağın ana -babasından daha kaliteli bir hayat yaşayabileceğine inanmadığını konuşmalıyız. Bu benim adıma da inanılmaz bir bulgu”.

Gençlerin bu ruh halini “kıymet bilmezlik” olarak etiketlemeden önce herkesi bir nefes almaya ve etrafında olup biteni gözlemlemeye davet eden Kuran, #ÖYLESÖYLEME diyor. Araştırmalardan yola çıkarak, Türk insanının kendini ayrımcı olarak görmediğini; sorulduğunda “asla ayrımcılık yapmam” diyenlerin oranının yüzde 48 olduğunu söyleyen Kuran, değişimin hem dilde hem de düşüncede başladığını vurguluyor.

“Bugün dünyanın en iyi üniversitelerinden en iyi diplomalara sahip olabilir, en önemli ailelerin fertlerinden biri olabilir veya derinlikli bir entelektüelim de diyebilirsiniz; ama psikolojik sermayeniz güçlü değilse ayakta kalmanız, anlamlı bir hayat yaşamanız mümkün değil. Bu nedenle birisine ruh sağlığına ilişkin sert bir söz söylediğinizde belki muhatabınızı değil bir başkasını ne kadar derinden yaraladığınızı düşünmelisiniz. Ve lütfen #ÖYLESÖYLEMEYİN!” çünkü “damgalamak da ayrımcılık da dilde başlar!”

Vazgeçmeden ilerliyor sizi de davet ediyoruz!

Elif Elkin, bugünden yarına çözümün gelemeyeceğini ancak bu yoldaki çabalarının devam edeceğini söylüyor. Görmezden Gelmeyelim’in çok etkili bir platforma dönüştüğünü, damgalama bitene kadar sürecin devam etmesi gerektiğini düşündüğünü söylüyor; “Biz görür müyüz görmez miyiz bilmem ama en azından bugün görmezden gelmeyelim. Öyle söyleme de aslında bir çağrı.  Yansıma da buldu. Ailenizle arkadaşlarınızla iş çevrenizle hatta kendi kendinize kaldığınızda düşüncelerinizde kullandığınız sözcüklere ve kavramlara bir de bu gözle bakmanızı istiyoruz çünkü inanıyoruz ki değişim dilde başlayacak bunu yaptığımızda bir şeyleri iyileştirmiş olacağız.

Dört başlıkta yapılandırılmış bir yol haritası çizdik kendimize. İlerleyen dönemlerde farklı projelerimizi de duyuracağız. Bunların hiçbiri tek başına yapabileceğimiz işler değil. Toplumu kucaklayan, gençlerle birlikte geliştirilmiş işler yapacağız. Umuyorum ki platformumuz fark yaratacak. Hepimizin ortak bileşeni insan. Yakın çevresinden başlayarak dalga dalga yayılan bir etki gücü var. Hepimiz bu etkiye güç katıp değişimin davranışlarda kalıcı olmasını sağlayabiliriz. Herkesten de beklentimiz bu yolda bizimle birlikte yürümeleri. Önerilere her zaman açığız ve tabii ki katma değer yaratan fikirleri almaktan çok da memnun oluruz. Bugün bizi dinleyenler eminim ki çok fazla fikir edinmiş oldu. Biz de bugün ne kadar doğru bir adım attığımızı gördük ondan dolayı da çok mutluyum.

Gerçekten bizim için çok anlamlı bir gün oldu. Yolumuz çok uzun ama biz çok istekliyiz. Bu yolda yürümeye tohumlar ekmeye geleceğe dair mesajlar vermeye devam edeceğiz. Ben öncelikle Elif olarak kendi çocuklarım için bunu yapacağım. Geleceğin ne getireceğini bilmiyoruz.  Damgalamanın dilde başladığını bildiğimiz gibi değişimin de dilde başlayacağına yürekten inanıyorum. Biz tüm AİO olarak buna inanıyor ve bunun için mücadele ediyoruz. Dokunduğumuz her kişiye, her kuruma öyle söyleme demeye devam edeceğiz”.

Görmezden Gelmeyelim ve Öyle Söyleme’yi konuştuğumuz New Step’in tamamını buradan izleyebilirsiniz.

İLGİLİ HABERLER