
“Ben hep 200 liralık reklam alıyorum”
Uzun zamandır yazmaya ne enerjim vardı ne de beni tetikleyecek yeterli duygu birikimi. Daha çok işe odaklandığım, yeni serüvenim olan Dubai’ye taşınmanın hazırlığıyla birlikte gelen yükü taşımakla meşguldüm. “Yazmayı özledim ama sadece tetiklenmeye ihtiyacım var” dönemindeyken, yaşadığım küçük bir anekdot ilhama dönüştü. Bu seferki köşe yazımın teması: Ben hep 200 liralık reklam alıyorum.
Hatırlarsanız, bir sokak röportajında benzin fiyatları sorulan bir vatandaşımızın, konuyu geçiştirirken verdiği samimi cevap sosyal medyada gündem olmuştu: “Ben hep 200 liralık benzin alıyorum.” Bu şirin cevabın arkasında birçok faktör var. Belki de mesele sadece “bilmeme” değil; aynı anda yorulmuşluğun, bıkkınlığın ve zihinsel yükün etkisi. Derinlemesine girmeyeceğim; yorumu size bırakıyorum.
Yakın zamanda çok sevdiğim bir meslektaşımla yaptığım bir sohbet ve sonrasında ekibinden gelen geri dönüş, beni nedense bu konuya bağladı. Hikaye basit: Pazarda iki büyük rakip var; biri açık ara öndeyken diğerinin de elle tutulur, ciddi bir pazar payı bulunuyor. İki teknoloji rakibinin sunduğu hizmetler büyük oranda benzer; diğer tarafta ise onları ayrıştıran temel özellikler pazar payında önemli rol oynuyor.
Gelen cevap şuydu: “Biz zaten A şirketiyle çalışıyoruz, dolayısıyla B şirketiyle bir fırsat görmüyoruz.” Düz okunduğunda gayet anlaşılır. Ama derinlemesine bakıldığında, önemli başlıkların bir kısmı toprağın altında: liyakat sorunu, tükenmişlik, kronik yorgunluk ve zorlukların getirdiği yük…
Normalde, çalışıp çalışmamaktan bağımsız olarak, bir profesyonelin merak ve anlayışla şu soruları sormasını beklersiniz: “Bana ek ne fayda sağlayabilir?”, “Neden karşılıklı bir rekabet var?”, “Bu rekabetin bana ve kuruma rasyonel faydası nedir?” Ardından bunu çalıştığı kuruma raporlamaya çalışır. Profesyonel sözlükte bu; RFP sorularıyla kıyaslama yapmak veya daha hızlısı A/B testleriyle sonuçları anlamlandırmak demektir.
Ama tabii ki mevcut iş yükünün üzerine yeni bir serüven eklemek, o serüvenin altını yeterince dolduramamak, ayrıca bir stres getirir. Çalışanın kafasında çoğu zaman şu cümleler belirir: “Zaten yeterince iş yüküm var”, “Buna ayıracak bütçem yok.” Bazen bu, kurum kaynaklı hatalara dayanır. Bazen de kişisel bir eksikliğe: Yönetime bunu nasıl anlatacağını, test için nasıl bir ortam hazırlaması gerektiğini, nasıl ölçümleyeceğini bilmemek…
A/B testi yapmak “iki kampanya açıp bakalım hangisi daha iyi” değildir; o, merak kasını kronik yorgunluğa rağmen çalıştırabilmektir. İhtiyacın olan yetenekler de teknoloji değil, çoğu zaman zihinsel disiplin:
- Doğru soru sorma yeteneği: “Hangisi daha iyi?” değil; “Ben neyi ölçersem karar vereceğim?” Satış mı, lead mi, kaliteli trafik mi? Karar metriğini (CPA/ROAS/Lead kalitesi) en başta netleştirmezsen, test bittiğinde herkes kendi sevdiği metriği veya tek uzmanlaştığı metriği “kazanan” ilan eder. Walled garden mecraların envanterlerine bire bir uyan metriklerle bütçenin çoğunu alma başarısı gibi…
- Agnostik Ortamın Oluşturulması: A ve B’yi aynı zeminde konuşturamaz isen test değil, torpil olur. Aynı kreatif, aynı landing, aynı hedef kitle tanımı, aynı raporlama şablonu… “Buna ayıracak zamanım yok” diyorsan bile en azından koşulları eşitleyecek sabrı göstermen gerekir.
- Görsel İçerik: Bir testte aynı anda kreatifi, hedeflemeyi, teklifi, landing’i değiştirirsen çıkan sonuç “hangisi iyiydi” değil, “ne oldu şimdi” olur. A/B’nin özeti: Bir tane düğmeye bas, etkisini oku.
- Raporu Doğru Okuma: Pixel/SDK doğru mu çalışıyor, tüketicinin mantığı ne, view-through sayıyor musun, kaç gün içinde dönüşüm geliyor? Bunları bilmeden test yapmak, benzinin fiyatını bilmeden hep aynı bütçeyle yol yapmaya benzer: motoru çalıştırırsın ama ne kadar yol yapacağını bilemezsin.
- Veriyi okuma soğukkanlılığı: CTR yükseldi diye sevinmemek, tek güne bakıp karar vermemek, “bu fark gerçek mi yoksa gürültü mü” diye şüphe etmek… En büyük yetenek bazen budur: heyecanı yönetmek. Üst yönetim için de ayrı notum, rakamların yanılgısına düşmemek..
- İletişim ve hikâyeleştirme: Testi yönetimine “teknik rapor” gibi değil, “karar notu” gibi anlatabilmek: Neyi denedik, neden denedik, ne öğrendik, şimdi ne yapıyoruz? A/B testinin çıktısı grafik değil; karardır.
- Küçük bütçeyle disiplin kurma becerisi: Asıl ustalık dev bütçede değil; 200 liralık refleksi bırakıp, küçük bütçeyle bile “öğrenecek bir düzen” kurabilmektir. Çünkü A/B testi, performans artırmaktan önce kurumsal refleksi düzeltir. Tek bir platformda başarıyı aramak yerine birden fazla alternatifi aynı anda yönetebilmektir.
İşte bu yüzden yapay zeka bazen sadece aracı; asıl farkı yaratan şey, bu yetenekleri taşıyan insanın “bıkkınlığa rağmen” testi gerçekten test gibi yapabilmesidir.
Peki, yapay zekayı konuşalım. Yapay dediğimiz zeka bunun neresinde?
Öncelikle, “Yapay zekayı kullanarak kampanya performansımı üç katına çıkardım” hikayeleri, çoğu zaman “Ben hep 200 liralık benzin alıyorum” cümlesiyle aynı tonda. Otomasyonun veya pratik sonuçların getirdiği büyük başarı farkları, menüde tatlı niyetine sunuluyor. Peki hiç şu soru soruluyor mu: Bu gerçekten yapay zekanın başarısı mı, yoksa geçmişte yapılan ve yıllarca süren kronik hataların basitçe düzeltilmesi mi?
Eğer kurduğun mimari tasarım en başından yanlışsa, küçük bir dokunuş “teknolojinin mucizesi” mi olur; yoksa kronik bıkkınlığın üzerine serpilen az miktarda suyun geçici ferahlığı mı?
Sonuçta bizi ayrıştıran şey kullandığımız araçlar değil; duygularımızla sorgulama refleksimizi aynı seviyede tutabilme becerimiz. Bu nedenle asıl tehdit yapay zeka değil, merakı ve hesap sormayı zayıflatan kronik bıkkınlık; tehdidi yanlış yerde arıyoruz.

