
Anı yakaladığını sanan ama anın ne söylediğini hiç duymayan markalar
Werner Herzog’un 2007 tarihli belgeselinden alınan bir sahne, aradan geçen yıllara rağmen bugün yeniden karşımıza çıktı. Sürüsünden kopup Antarktika’nın beyaz boşluğunda tek başına yürüyen bir penguen… Kısa sürede viral olan bu görüntüler, internet kullanıcıları tarafından “Nihilist Penguen” olarak adlandırıldı ve modern yaşamın anlamsızlığı, bireysel yabancılaşma ve kalabalıklar içinde yalnızlaşma hâlinin güçlü bir metaforu olarak yorumlandı. Videonun viral etkisini gören markalar da treni kaçırmak istemediler ancak görüntü çok netti: Sürüsünden ayrılan bir pengueni sürü halinde iletişime taşıyan markalar…
Modern insan “Nihilist Penguen”de nasıl kendini gördü?
“Nihilist penguen”in bu kadar hızlı ve güçlü bir metafora dönüşmesinin nedeni, anlattığı hikâyenin yeni olması değil; fazlasıyla tanıdık olmasıydı. Modern zaman insanı sadece yalnız değil, aynı zamanda yönsüz. Sürekli bağlantı hâlinde olmasına rağmen gerçek bağlar kurmakta zorlanan, üretken olması beklenirken çoğu zaman yetersizlik hissiyle baş etmeye çalışan bir birey profili…
“Nihilist Penguen”in sürüden ayrılıp nereye gittiği bilinmeyen yürüyüşü; yalnızlığı, anlamsızlık hissini, bağ kuramama hâlini ve “yetişememe” duygusunu tek bir karede topladı. Bu yüzden video, bireysel bir hikâyeden çok daha fazlasına dönüştü. Çünkü bu duygular artık istisnai değil; coğrafyadan, kültürden ve sınıftan bağımsız şekilde, küresel ölçekte paylaşılan ortak bir ruh hâlinin parçası.
Trump’tan marka evrenine…
Video, Donald Trump’ın yapay zeka aracılığıyla penguenle birlikte yürüdüğü sahneyle küresel ölçekte zirveye ulaştı. Penguenin eline verilen ABD bayrağı, Grönland bayraklı bir dağa doğru ilerleyen iki figür… Absürtlük ile politik göndermenin iç içe geçtiği bu kurgu, internetin ortak mizah ve anlam üretme refleksini bir kez daha ortaya koydu.
Bu noktada ilginç olan, videonun yarattığı politik ya da ironik tartışmadan çok, duygusal ortaklıktı. İnsanlar Trump’ı ya da pengueni tartışmıyordu; anlamsızlık, yönsüzlük ve kopuş hissi üzerinden birbirini tanıyan bir topluluk oluşmuştu. Video, bir kez daha bireysel duyguların nasıl küresel bir ortak paydaya dönüşebildiğini gösterdi.
İşte tam da bu tabloyu gören markalar, anı yakaladıklarını düşündüler. Onlara göre bu, real time marketing için eşsiz bir zamandı (!). Herkesin konuştuğu, herkesin paylaştığı, herkesin bir anlam yüklediği bir an… Kaçırılmaması gereken bir fırsat.






Oysa anı yakaladığını sanan markalar, anın ne söylediğini hiç duymuyordu.
Bu görüntülerin yarattığı ortaklık bir tüketim çağrısı değil; bir duraksama hâliydi. Bir yere varma isteğinden çok, bir yerden uzaklaşma arzusuydu. Markalar ise bu sessizliği, hızla doldurulması gereken bir boşluk olarak okudu.
Ve böylece, milyonlarca insanı duygusal bir ortaklıkta buluşturan o an; mesajla, logoyla ve “biz de buradayız” refleksiyle kalabalıklaştırıldı. Tüm bu “trene binen” markalardan hangisi fark yaratabilirdi? Yalnızlıkla özdeşlik kuran tüketicilerin zihninde sürüye katılan hangi marka pozitif olarak ayrışabilirdi?
Real time marketing ≠ hızlı logo yapıştırmak
Real time marketing, çoğu zaman yanlış anlaşıldığı gibi “hızlı olmak” değildir. Hız, bu işin sadece en yüzeysel katmanı. Asıl mesele; o anın markayla, markanın vaadiyle ve tüketicinin zihnindeki yeriyle aynı yönde akıp akmadığını görebilmekte saklı. Aksi hâlde yapılan şey, stratejik bir hamle değil; bir görünürlük çabası…
Penguen örneğinde de tam olarak bu yaşandı. Ortada güçlü bir içgörü vardı: yalnızlık, anlamsızlık, bağ kuramama ve yetersizlik hissi. Bu içgörü, bir ürünle ya da kampanyayla çözülmek isteyen bir sorun değildi. Tam tersine, “bana bir şey satma” diyen bir duyguydu.
Oysa bazı anlar, markalar için konuşma değil susma anıdır.
Bazı anlar sahiplenilmez, eşlik edilir.
Bazı anlar ise yalnızca izlenir…
“Futbol asla sadece futbol değildir”! Bazen de pazarlama dünyası için “içgörüdür”
