
Ali Atay: Yetersiz insan olmak bana komik geliyor
Ali Atay, Türkiye’de absürt mizahın ve kendine özgü anlatı dilinin en güçlü temsilcilerinden… Oyunculuktan yönetmenliğe, senaryodan kurguya uzanan üretim pratiğinde onu farklı kılan nokta ise konudan ziyade hikaye anlatma biçimi. Disney+’ta izleyiciyle buluşan Sekizinci Aile, Atay’ın bu yaklaşımının en güncel ve belki de en rafine örneklerinden… Kalabalık bir aile üzerinden kurulan absürt evren, yalnızca güçlü bir mizah dili değil; aynı zamanda anlatım biçimi, karakter inşası ve markalarla kurulan yaratıcı ilişki açısından da çok katmanlı bir yapı sunuyor. Ali Atay’la yaptığımız söyleşide, kendi sinema ve mizah anlayışından Sekizinci Aile’nin ortaya çıkış sürecine, dijital platformların sunduğu özgürlükten marka iş birliklerine uzanan geniş bir çerçevede üretim yolculuğunu konuştuk…
Yaptığınız işlere bütüncül olarak baktığımızda karşımıza bir “Ali Atay Sineması”, belki de daha önemlisi bir “Ali Atay Mizahı” çıkıyor. Siz kendi sinema anlayışınızı ve mizahi yaklaşımınızı nasıl tanımlıyorsunuz?
Ben aslında hikaye anlatmakla ilgileniyorum. Hikayenin kendisiyle değil ama anlatma biçimiyle, onu aktarış şekliyle… Oralarda eğleniyorum en çok. Çok basit bir hikayeyi çok farklı yollarla anlatmak mümkün. Mesela bir karakterin 10 dakikalık bir serüvenini iki saatte de anlatabilirsiniz. Yol belli değildir yani, olmamalıdır da. Benim için güzel olan da bu aslında. Bir hikayeyi belli bir yolu, bir şablonu takip etmeden anlatmak.
“Leyla ile Mecnun” gibi kültleşmiş yapımlardan bugüne uzanan yolculuğunuza dönüp baktığınızda, sizi en çok dönüştüren işler hangileri oldu? Bugünkü Ali Atay’ı o projeler nasıl şekillendirdi?
Şekillendiğimi çok da düşünmüyorum, sürekli değişiyor. Gündelik hayatımda nasılsam öyle biraz. Bir saatim diğerine uymuyor genelde. Ne hissettiğimi bilmeden devam edebiliyorum günüme. Bazen sırf bu yüzden erken yatıyorum ya da çok geç yatıyorum. Bazen “Tamam, çözdüm her şeyi” derken bazen “Şimdi ne yapmalıyım?” ya da “Düşünmesem daha mı iyi?” diye oradan oraya devriliyor duygu durumum. O yüzden beni şekillendiren bir proje, bir yapı, bir senaryo, bir film hiç olmadı, olmayacak bundan sonra da belli ki. Ben genel olarak sadece yapmakla ilgileniyorum. Sonrası gerçekten umurumda olmuyor. Bitti mi bu film? Bitti. İçime siniyor mu? Olabildiği kadar. Tamam, geçmiş olsun. Bir durayım şimdi. Hep böyle oldu. Kim sevdi, kim izledi, kim sevmedi… Bunların benimle pek alakası olmuyor. Süreç bitti mi ben tamamım. Süreç; hikayeyi bulup montajda müzikleri yerleştirmeye, hatta renk düzenlemesine kadar sürüyor. Filmi kilitlediğim anda vedalaşıyorum.
“Sekizinci Aile” fikri ilk nasıl ortaya çıktı? Güçlü mizahını bir kenara koyarsak, dizi izleyiciye hangi mesajları veriyor?
Çok eskiden, proje düşünürken ortaya attığım bir fikirdi. Tekrar gündeme gelmesi de öyle oldu. Kalabalık bir kadro yaratmak istiyordum. Bu aile fikri de buna çok iyi hizmet etti. “Hikaye ne olsun”dan çok, “Kalabalık mı az kadro mu?” sorusu benim ilk sorduğum soru oluyor bir işe başlarken.
Bağır çağır bir aile hikayesi anlatmak, benim hayatım boyunca ara ara dönüp yapacağım bir şeye dönüştü bence. Bu kadar fazla insan bir arada yaşamaya mecbur olunca ister istemez komik anlar çıkıyor ortaya. Bir de benim oynamaktan da çekmekten de en zevk aldığım karakterler genelde beceriksiz karakterler oluyor… Aptal değil ama yetersiz. Yetersiz insan bana komik geliyor biraz. Yetersiz bir insanın çok önemli mevzulardan bahsetmesi falan… Ben bir şey yaparken ne mesaj verdiğini düşünmüyorum ya da ne mesaj vermek istediğim üzerine hiç düşünmüyorum. Söylediğin şeylerin içinde minör mesajlar illa ki oluyordur ama yaptıkça karşıma çıkan şeyler bunlar. Ben verdiği mesajdan çok, ilham verici olmasıyla ilgileniyorum.

Hem oyuncu hem yönetmen olarak aynı projede yer almanın avantaj ve dezavantajları neler?
Hemen, en azından benim için dezavantajlı bir şey olduğunu söyleyeyim. Oyuncuları izlemeyi tercih ediyorum. Onları kurduğum dünyaya alıştırmak için daha verimli oluyor böyle. Bütün sıkıntılarını, beklentilerini bir oyuncu olarak bildiğim için iki taraf da rahat ediyor. Bir de inanılmaz iyi oyuncularımız var. E, daha ne? Avantajlarını pek bilmiyorum açıkçası. Öyle büyük tecrübelerim yok bu konuda. Montajda kendime torpil yapmaktan da korkarım biraz. Çünkü montajda iyi oyunla ilgileniyorum ben. Devamlılık, ışık kusurları, netlik, fluluk falan iyi oyun karşısında hükmü geçmeyecek detaylar benim için.
Son dönemde ağırlıklı olarak dijital platformlara projeler yaptığınızı görüyoruz. Bu bir tercih mi yoksa TV’nin dayattığı kalıpların bir sonucu mu?
Herhangi bir şeyin sonucu değil aslında. TV’ye de iş yapabilirim. Dijital platformların avantajı, sonunu bildiğiniz bir yola çıkıyor olmanız. Koştur koştur iş yapmamak gibi bir rahatlık var. Daha kompakt çalışabiliyorsunuz. Bir de bölüm süreleri daha kısa tabii.
Pek çok araştırma TV izleyicisinin daha çok komedi istediğini gösteriyor. Ancak üretim tarafında bu istek karşılık bulmuyor. Siz bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?
O durum başka. TV’ye komedi yapmak bu dönem, bu sürelerle biraz zor gibi duruyor. İstenirse onun da formülü bulunur ama şu an TV’de komedi yapmak konusu kapandı gibi duruyor.
Bir oyuncu ve yaratıcı olarak markalarla yapılan iş birliklerinde sizin için vazgeçilmez sınırlar neler?
Markalarla çalışırken biraz alan açılabildiğinde iş gerçekten iyi oluyor. Herkesin kendi beklentisi var tabii ama ortak bir noktada buluşunca ortaya yaşayan, akılda kalan işler çıkıyor. Yoksa yapılan şey içerik kalabalığının içinde kaybolup gidiyor.
“Sekizinci Aile” projesinde Dyson ve McDonald’s ile dikkat çekici iş birlikleri yaptınız. Markayı senaryonun bir parçasına dönüştürdünüz. Bu fikir nasıl oluştu?
Sekizinci Aile’de Dyson ve McDonald’s ile de tam olarak böyle oldu. Biraz onlar esnedi, biraz ben. Kimse kimseyi zorlamadı. Yerleştirmeleri bana bıraktılar, ben de hikayenin içine doğal bir şekilde aldım. Zorla yapılan işler çabuk unutuluyor ama hikayenin parçası olan şeyler kalıyor.
