
Konuşmak kadar “susmak” da iletişimdir!

İletişim Danışmanlığı Şirketleri Derneği (İDA)
Yönetim Kurulu Başkanı
İletişim dünyası, doğası gereği sürekli hareket halinde. Kullandığımız araçlar değişiyor, alışkanlıklar dönüşüyor, beklentiler yeniden şekilleniyor. Ancak bazı dönemler vardır ki bu değişim yalnızca yenilikleri değil, mevcut refleksleri de sorgulatır. 2025 yılı, Türkiye’de sektörümüz açısından tam da böyle bir dönem olarak kayda geçti…
Geçtiğimiz yıl uzun süredir biriken başlıkların netleştiğini gördük. Dijital mecralar, yapay zeka, influencer ekonomisi, toplumsal hassasiyetler ve artan belirsizlik ortamı; PR’ı kurumsal olgunluk ve sorumluluk ekseninde yeniden tanımladı. 2025’i bir sıçrama yılı değil; önceliklerin yeniden tartıldığı bir geçiş yılı olarak okumak daha doğru.
2025’te içerik üretimi hızlandı. Dijital kanalların çoğalması, creator ekonomisinin büyümesi, yapay zeka araçlarının günlük işlerin içine yerleşmesi… Markalar için “konuşmak” hiçbir zaman bu kadar kolay olmamıştı. Ama tam da bu yüzden, şu soruyla yüzleştik: Çok konuşmak, gerçekten etki yaratıyor mu?
İstikrarlı, şeffaf ve etik bir iletişim yaklaşımı; özellikle kırılgan dönemlerde markaların güven sermayesini belirliyor. Güven, bugün yalnızca bir itibar unsuru değil; rekabet üstünlüğünü sürdürülebilir kılan temel bir değer. Bu nedenle PR’ın odağı, “ne kadar görünürüz?” sorusundan çok, “ne kadar güveniliriz?” sorusuna kayıyor.
Kriz iletişiminde yeni eşik
Değişken medya düzeni ve öngörülemez riskler, kriz iletişimine bakışı da dönüştürüyor. 2025, krizi yalnızca ortaya çıktığında yönetmenin yeterli olmadığını bir kez daha gösterdi. Bugün ihtiyaç duyulan şey, kriz yönetimini bir savunma refleksi olarak değil, kurumsal bir hazırlık kültürü olarak ele almak.
Güncel tutulan senaryolar, erken uyarı sistemleri ve net karar mekanizmaları; hızlı ama kontrollü tepkinin ön koşulu haline geliyor. Bu yaklaşım, markaları yalnızca krizden çıkarmıyor; olası krizlerin etkilerine karşı daha dayanıklı kılıyor.
Dezenformasyon ve proaktif iletişim
Bilgi kirliliği, geçtiğimiz yıl markalar için en hızlı itibar riski yaratan alanlardan biri oldu. Yanlış bilgi, bağlamından koparılmış içerikler ve kasıtlı manipülasyonlar; yalnızca iletişim ekiplerinin değil, tüm kurumun hazırlıklı olmasını gerektiriyor.
Bu noktada PR’ın rolü, yanlış bilgiyi düzeltmekten öte; doğrulama süreçlerini güçlendiren, paydaşların medya okuryazarlığını artıran ve proaktif bir koruma hattı oluşturan bir yapı kurmak. Bu yaklaşım, yalnızca kurumları değil, toplumu da medya okuryazarlığı anlamında güçlendiren bir iletişim anlayışını beraberinde getiriyor.
Empati, birleştirici dil ve gerçek sürdürülebilirlik
Toplumsal gerilimin arttığı dönemlerde markaların dili daha da önem kazanıyor. 2025, empatik, birleştirici ve barışçı bir iletişim perspektifinin artık bir tercih değil, bir zorunluluk olduğunu gösterdi. Tansiyonu yükselten değil düşüren; ayrıştıran değil birleştiren bir dil, markaların sosyal rolünü daha sorumlu bir zemine taşıdı. Bu yaklaşım, iletişimi yalnızca mesaj üretme değil; köprü kurma pratiği haline getiriyor.
Tüketicilerin markalardan beklentisi net: Ölçümlenebilir, doğrulanabilir ve somut sürdürülebilirlik çıktıları. 2025’te “iddia” dili etkisini yitirirken, kanıta dayalı etki modeli öne çıktı. Bu durum, markaları sürdürülebilirliği bir iletişim söylemi olmaktan çıkarıp, değer zincirinin tamamına yayılan etik bir yönetim anlayışıyla ele almaya zorluyor.
Gerçek sürdürülebilirlik, PR için artık yalnızca anlatılan değil; hesap verebilir biçimde ortaya konulması gereken bir alan.
Yerel değerler ve topluluklar

Küresel etkileşim arttıkça, markaların yerel değerlerle kurduğu ilişki daha da kritik hale geliyor. Yerelden beslenen marka hikâyeleri ve topluluk katılımını önceleyen modeller; güven tesisini güçlendiren önemli unsurlar.
Kitle iletişimi yerini, gittikçe daha küçük ama daha bağlı mikro-topluluklara bırakıyor. Samimiyet beklentisinin derinleştiği bu dönemde, kusursuzluk değil; insanîlik ve güvenilirlik değer kazanıyor.
Yapay zeka geldi, işler hızlandı… Peki, derinleşti mi?
Yapay zeka, geçtiğimiz yıl itibarıyla PR’ın günlük pratiğine yerleşti. Araştırma hızlandı, raporlama hızlandı, taslak üretimi hızlandı. Bu iyi haber. Kötü haber ise şu: Vasat da hızlandı.
Kişiselleştirme arttıkça, veri etiği ve mahremiyet beklentisi de yükseliyor. Rıza temelli veri süreçleri, güçlü güvenlik standartları ve siber dayanıklılık; markaların sorumluluk alanının ayrılmaz parçası hâline geliyor.
Yapay zeka ise hız ve verimlilik sağlamanın ötesinde, doğru uygulandığında kaliteyi ve ölçeklenebilirliği artıran stratejik bir kaldıraç işlevi görüyor. Ancak bu güç, etik ilkelerle dengelenmediğinde güven kaybı riskini de beraberinde getiriyor.
Konuşmak kadar susmak da iletişim değil mi?
2025’in en zor sınav alanlarından biri, markaların toplumsal meseleler karşısındaki duruşuydu. Bugün yalnızca ne söylediğiniz değil ne zaman konuştuğunuz ne kadar tutarlı kaldığınız ve kimi zaman da neden konuşmadığınız ölçülüyor.
Göstermelik kampanyalar, kısa vadeli gündem yakalama çabaları artık çok daha hızlı teşhir oluyor. Bu nedenle PR’ın rolü, markayı her konuda konuşturmak değil; doğru zamanda, doğru tonda, doğru gerekçeyle iletişim kurmasını sağlamak. Ve evet, bazen de “konuşmamak” kararını doğru gerekçeyle taşıyabilmek…
İç kültür ile dış iletişimin uyumu, 2025’te daha görünür bir başlık hâline geldi. Çalışan deneyimi güçlendikçe, dış itibar da daha istikrarlı biçimde pekişiyor. Kuşaklararası uyum, mentorluk ve sürekli öğrenme kültürü; insan sermayesini stratejik bir avantaja dönüştürüyor.
Aynı zamanda içerik bombardımanı, “az ama değerli” iletişim ihtiyacını güçlendiriyor.
2026’ya bakarken
2026, yalnızca dijital mecralar ve bol bol görünürlük yılı olmayacak. Etik, sürdürülebilirlik, güven, toplumsal sorumluluk ve kurumsal olgunluk temelli uzun soluklu bir maraton bizi bekliyor. Teknoloji, deneyim ve etik değerlerin kesişiminde şekillenen yeni marka kimliği, PR’ın rolünü daha da stratejik bir noktaya taşıyor.
Geçtiğimiz yıl PR sektörüne önemli bir şeyi hatırlattı: İletişim, yalnızca anlatmak değil; anlamak, tartmak ve sorumluluk almaktır.
2026’ya giderken halkla ilişkiler, daha az gürültüyle daha fazla güven üretmek zorunda. Bunu başarabilenler için PR çok güçlü bir disiplin. Diğerleri içinse bol görünürlük alınan ama kırılgan bir yıl olmaya devam edecek.
