
“Mavi Yaka Türkiye”yi anlamak…
Türkiye ekonomisinin görünmeyen omurgasını oluşturan mavi yakalı çalışanlar, artık yalnızca üretim sahasının değil; tüketim alışkanlıklarının, teknoloji adaptasyonunun ve marka stratejilerinin de merkezinde yer alıyor. Değişen yaşam koşulları, artan enflasyon ve dijitalleşmenin iş kültürüne etkileriyle birlikte bu kesimin beklentileri, değerleri ve öncelikleri yeniden şekilleniyor. Research Istanbul’un Marketing Türkiye için gerçekleştirdiği “Mavi Yaka Türkiye” araştırması tam da bu dönüşüme mavi yakalıların gözünden bir perspektif sunuyor…
Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreği, sadece teknolojinin değil, sınıfların yeniden tanımlandığı bir dönem oldu. Bir yanda uzaktan çalışan, global fırsatlarla hareket eden, dijital ekonominin “yeni beyaz yakalıları”; diğer yanda hayatını fabrika vardiyasına, taşeron sistemine ya da depo koridoruna sığdıran “alın teri sınıfı”. Marketing Türkiye için Research Istanbul’un Ekim ayında gerçekleştirdiği “Mavi Yaka Türkiye” araştırması, bu yeni sınıf farkının en keskin aynalarından biri. Veriler, yalnızca yerel ekonomik zorlukları değil, dünyanın her yerinde büyüyen bir gelir eşitsizliği ve güvencesizlik dalgasını da yansıtıyor.
Küresel arka plan: Sınıfların sessiz çatlaması
OECD verilerine göre, 1990’lardan bu yana gelişmiş ülkelerde reel ücret artışı üretkenlik artışının gerisinde kaldı. Dünya Bankası, küresel gelir eşitsizliğinin 1980’lere göre yeniden yükselişe geçtiğini; pandemiyle birlikte düşük gelirli çalışanların enflasyondan orantısız biçimde etkilendiğini söylüyor. Fransa’daki “sarı yelekliler” hareketinden, Amerika’daki sendika direnişlerine kadar birçok ülkede işçi sınıfının yeni öfkesi kamusal alana taşmış durumda. Türkiye’de bu durum tüketim tercihleri, gelecek algısı ve markalara duyulan güven üzerinden şekilleniyor.
İşin özü; “Mavi Yaka Türkiye”yi anlamak, sadece bir iş gücü segmentini değil, yeni küresel sınıf sistemini anlamak demek. Öyleyse gelin Marketing Türkiye adına Research Istanbul’un gerçekleştirdiği araştırmanın o çarpıcı sonuçlarına hep birlikte bakalım…
Sabit saatler, değişken hayatlar

Araştırma sonuçları gösteriyor ki; Türkiye’deki mavi yakalıların yüzde 64’ü sabit saatlerde, yüzde 25’i vardiyalı, yüzde 12’si proje bazlı veya dönemsel çalışıyor. Yani iş ritimleri düzenli, ama hayatları değil. Katılımcıların üçte biri son bir yılda iş değiştirmeyi düşündüğünü, beşte biri ise aktif olarak iş aradığını söylüyor. Bu tablo, küresel “prekarite” tartışmalarının yerli versiyonu. Sabit çalışma saatleri artık güvence anlamına gelmiyor; “sabit gelir” ve “sabit gelecek” arasındaki bağ kopmuş durumda. Bugünün mavi yakalısı, sanayi toplumunun değil, belirsizlik çağının çalışanı. Markalar açısından bu, yeni bir güven tanımı demek: Artık “güvenilir marka” sadece ürün kalitesiyle değil, istikrar duygusunu temsil etmesiyle de ölçülüyor.
Hayatta kalmak lüks mü?
Katılımcıların yaklaşık yarısı servis, yemek kartı veya fazla mesai ücreti gibi temel yan haklara sahip. Ancak özel sağlık sigortası oranı yüzde 36’da kalıyor, prim veya bonus alanlar yüzde 28, yıl sonu ikramiyesi alanlar ise yalnızca yüzde 19.

Ve en çarpıcısı: Her 10 kişiden 6’sı, 20 bin TL’lik beklenmedik bir harcamayı borçlanmadan karşılayamıyor. Bu tablo, küresel ölçekte gözlemlenen bir eğilimin Türkiye yansıması: Orta sınıfın erimesi… OECD’ye göre, 2000’lerden bu yana birçok ülkede orta sınıf gelirleri durağanlaşırken, barınma ve gıda gibi temel kalemlerdeki fiyat artışı gelir artışını bastırdı. Türkiye’de bu etki daha da keskin: Reel ücretler enflasyon karşısında hızla eriyor.
Bu yüzden mavi yakalı Türkiye artık “bütçe bilinciyle yaşayan” değil, “hayatta kalma ekonomisini yöneten” bir kitleye dönüşmüş durumda. Markalar için buradan çıkan ders açık: Sadakati yaratan şey promosyon değil, ulaşılabilirlik ve adalet duygusu.
Ek iş gerçeği: Yeni emek çağında çoklu hayatlar
Katılımcıların yüzde 29’u ek gelir için farklı işlerde çalışıyor. Bu sadece Türkiye’ye özgü değil. ABD’de Pew Research verilerine göre, düşük gelir grubundaki çalışanların yüzde 28’i “second job” veya “gig economy” işlerinde aktif. Yani Uber şoförü, Glovo kuryesi ya da Trendyol Express çalışanı, aynı küresel hikâyenin karakterleri.
Ek gelir, bir yandan geçim stratejisi; diğer yandan yeni bir kimlik krizi yaratıyor. Artık insanlar “tek bir meslek”le tanımlanmıyor. Gündüz üretim hattında çalışan bir işçi, akşam saatlerinde dijital platformlarda başka bir ekonomiye katılıyor. Bu “çoklu emek” hâli, markaların zamanı ve dikkati kazanmasını daha da zorlaştırıyor.
“Zaman artık en kıt kaynak”. Bir mavi yakalının sadakatini kazanmak, parasını değil, dikkatini kazanmakla başlıyor.
Sendikal sessizlik, dijital dayanışma

Araştırmaya göre katılımcıların yüzde 86’sı hiç sendika üyesi olmamış. Bu oran, Türkiye’de klasik örgütlü yapının zayıflığını gösteriyor.
Bu durum sessiz bir pasifliğe işaret etse de dünyada farklı işler oluyor. Çalışanlar artık dayanışmayı “dijital topluluklar” üzerinden kuruyor. Facebook grupları, Telegram kanalları, forumlar…
Yeni sendikalar artık ofissiz. Bu, dünyada da gözlemlenen bir dönüşüm. ABD’deki Amazon ve Starbucks direnişlerinde sosyal medyanın, TikTok ve Discord üzerinden örgütlenmenin rolü belirleyici olmuştu.
Güvencesizlik ekonomisinde tüketici psikolojisi
Katılımcıların yüzde 28’i işini kaybetme endişesi taşıyor. Bu oran, küresel endekslerdeki “anxiety economy” eğilimine bire bir denk düşüyor. McKinsey’nin 2024 Global Consumer Sentiment raporuna göre, dünya genelinde düşük gelir grubundaki tüketicilerin yüzde 62’si “gelecekte ekonomik olarak kötüleşme” beklentisi içinde. Bu kaygı, tüketim davranışını da önemli bir şekilde etkiliyor:
- “Deneyim ekonomisi” yerini “temel ihtiyaç ekonomisi”ne bırakıyor.
- Lüks değil, dayanıklılık önemli hale geliyor.
- Markalarla duygusal bağ yerini “güvenilir pratiklik” arayışına bırakıyor.
Yeni sosyal gerçeklik: Ev, ekran ve Trendyol

Boş zamanını nasıl geçirdiği sorulan mavi yakalıların yüzde 46’sı “ev ve aile sorumluluklarıyla”, yüzde 18’i “hobilerimle”, yüzde 16’sı “arkadaşlarımla dışarıda” yanıtını veriyor. Ama bu ev, aynı zamanda dijital dünyanın kapısı. Sosyal medyada Instagram (yüzde 69) ve YouTube (yüzde 61) öne çıkıyor Online alışverişte ise tablo net: Yüzde 40 hiç yapmıyor, yüzde 27 nadiren, yüzde 21 ara sıra, yüzde 13 sık sık. Ama alışveriş yapanların yüzde 78’i Trendyol’u tercih ediyor. Bu, Türkiye’nin dijital uçurumunun aynı zamanda bir “dijital merkezileşme” hikayesi olduğunu gösteriyor. ABD’de Amazon neyse, Türkiye’de Trendyol o: Bir ticaret platformundan çok, dijital bir ekosistem.
Marka sadakatinin şifresi: Kalite, fiyat, güven

Araştırma, mavi yaka tüketicinin markalarla kurduğu duygusal denklemi net biçimde ortaya koyuyor.
Yani sadakatin üç temel taşı var: Kalite, fiyat, güven. Buna bir dördüncü boyut ekleniyor: Yerlilik. Yerli marka tercihi, ekonomik gerekçeden çok, duygusal aidiyetle ilişkili. Küresel markalar “aspirasyon” sunarken, yerli markalar “yakınlık” hissi veriyor.
Bu eğilim sadece Türkiye’ye özgü değil. Latin Amerika’dan Doğu Avrupa’ya birçok ülkede “yerli üretim” vurgusu yeniden değer kazanıyor. Küresel tedarik zincirlerinin kırılması, “yerli güven”i “global cool”un önüne taşıdı. Bu da markalar için yeni bir hikâye zemini açıyor: Yerel gurur, adil fiyat, erişilebilir kalite.
“Çocuğum benim işimi yapmasın”

Katılımcıların yüzde 71’i çocuklarının kendi işlerini yapmasını istemiyor. Bu, bir kuşağın bitmekte olduğunun göstergesi. Fiziksel emeğin saygı görmediği, emeğin karşılığının azaldığı bir dönemde, mavi yaka Türkiye geleceğe “kendini değil, çocuğunu kurtarma” perspektifinden bakıyor. Bu duygu, küresel düzeyde de ortak: ABD’de “dream job” kavramı, düşük gelirli sınıflar arasında yerini “safe job” arzusuna bıraktı.
Hindistan’da genç kuşak, ebeveynlerinin yaptığı işlere “düşük prestijli” gözüyle bakıyor. Türkiye’de ise bu fark duygusal bir çelişki yaratıyor: Bir yanda “alın terinin değeri”, diğer yanda “fırsat eşitsizliği”.
Markalar için burada önemli bir fırsat var: Eğitim, beceri geliştirme, meslek dönüşümü alanlarında yapılan sosyal yatırımlar, bu kitleyle duygusal bağ kurmanın en güçlü yolu olabilir.
Yeni sınıf haritası: Küresel benzerlik, yerel fark

Research İstanbul Yönetici Ortağı
Dünyanın dört bir yanında işçi sınıfı, aynı üç baskı arasında sıkışıyor:
1. Gelirlerin maliyet artışına yetişememesi
2. Dijitalleşmenin getirdiği mesleki tehditler
3. Temsilsizlik hissi: “Kimse bizi duymuyor”
Türkiye’nin farkı, bu üçlü baskının enflasyon, yüksek borçluluk ve düşük sendikalaşmayla birleşmesi. Sonuç: Sessiz, yorulmuş ama dirençli bir toplum tabakası.
Alın terinden gelen veri, küresel dersler içeriyor. Gerçekleştirdiğimiz araştırma sadece Türkiye’nin sosyoekonomik anatomisini değil, dünyanın yönünü de anlatıyor.
Çünkü mavi yaka Türkiye’nin yaşadığı şey, Londra’daki teslimat kuryesinin, Milano’daki lojistik çalışanının, Bangkok’taki fabrika işçisinin hikayesinden farklı değil. Küresel ekonominin yeni karakteri “güvencesizlik.” Ve markalar, politikacılar, medya, herkes bu yeni sınıf gerçekliğiyle yüzleşmek zorunda. Artık mesele sadece “tüketici segmentasyonu” değil, “sınıfsal yeniden tanımlama.”
Mavi Yaka Türkiye bize şunu hatırlatıyor: Ekonomik büyüme rakamlarla ölçülür ama refahın adaleti yüzlerde okunur. O yüzler bugün yorgun, ama hâlâ umutlu. Çünkü alın teri hâlâ, her yerde, dünyanın en evrensel dili.
Araştırmanın Metodolojisi
Marketing Türkiye adına Research İstanbul’un yürüttüğü “Mavi Yaka Türkiye” araştırması 8-11 Kasım 2025 tarihleri arasında CATI (Bilgisayar destekli telefon anketi) yöntemiyle gerçekleştirildi. Araştırmada İBBS-1 12 bölge temsili 12 ilde yaşayan 600 mavi yakalı çalışanla görüşüldü.
