Kriz yönetiminde “dürüst” olun!

Dünyanın önde gelen iletişim ajanslarından Weber Shandwick EMEA Kurumsal İletişim Genel Müdür Yardımcısı Jim Donaldson, geçtiğimiz aylarda Soma’daki felaket sonrasında yaşanan iletişim kriziyle ilgili; “Bu tür krizlerde dürüst ve insani davranmalısınız. Yaptığınız iletişimde suçunuzu kabul etmelisiniz. Asla arkadan iş çevirmemeli, bir şeyleri kapatmaya yönelik bir iletişim kurgulamamalısınız” diyor…

Haber: Canan Eseler

81 ülkede 126 ofisi bulunan Weber Shandwick, geçti­ğimiz yıl Türkiye pazarına adım attı. Türkiye’deki ile­tişim sektörüne farklı bir bakış açısı sunma iddiasıyla pazara giriş yapan Weber Shandwick’in EMEA Ku­rumsal İletişim Genel Müdür Yardımcısı Jim Donaldson, geçtiğimiz günlerde İstan­bul’daydı. Bu ziyareti sebebiyle bir araya geldiğimiz Donaldson’la iletişim sektörü­nün dönüşümünden, markalarının bek­lentilerine, kriz yönetiminden Türkiye’den çıkabilecek global markalara kadar pek çok konuyu masaya yatırdık.

Öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?

25 senedir kurumsal ilişkiler alanında ça­lışıyorum. 2011 yılından bu yana Weber Shandwick EMEA Kurumsal İletişim Genel Müdür Yardımcılığı görevini yürütüyorum. Buradaki görevim de kurumsal iletişim pratiğini yönetmek. Bu çerçevenin içinde de kurumsal itibar yönetimi, kriz yöneti­mi, dijital medya, medya ilişkileri, çalışan eğitimi ve aidiyeti gibi birçok konu başlığı bulunuyor.

Weber Shandwick olarak, sizi Türki­ye pazarına getiren sebepler neydi?

Türkiye’ye geleli henüz bir sene oldu. Tür­kiye, bir yandan çok heyecanlı diğer yandan ise hem tüketici hem de kurumsal tarafta çok ciddi gelişmelerin olduğu bir pazar. Türkiye’ye gelmemizdeki ilk motivasyon­lardan biri; globalde çalıştığımız Microsoft, Motorola gibi markalarımızın Türkiye’de iş yapma isteklerinin bulunmasıydı. Onlardan gelen talepler bir başlangıç oldu ama şöyle de bir gerçek var; her şeye rağmen Avrupa’nın büyüme hızı yavaşlarken, Tür­kiye büyümeye devam ediyor.

Geçmişle karşılaştırdığınızda bugün PR, pazarlama içerisinde nasıl bir rol üstlenmeye başladı?

Bu işe başladığımda herkesin farklı bir kutusu vardı. Reklamcılar, branding agen­cy’lar ve medya ilişkilerinden mütevellit PR ajansları vardı, herkesin kulvarı belliy­di. Ama şu an hem değişen ekonomi hem sosyal medyanın etkisiyle her şey birbi­rine geçişmiş ve o belirgin ayrımlar orta­dan kalkmış durumda. Bizim de buradaki avantajımız, sektörde iletişimci olarak, her zaman diyalog bazlı iletişim yapmamız. Müşterilerimizin stratejilerini belirlerken beraber yol aldık ve tüm süreçlerimiz et­kileşim üzerine gitti. Artık reklamcılıkla pazarlama iç içe geçmiş durumda. Bu an­lamda markaların da biraz cesur olması gerekiyor.

Blogger ve fenomenlerin de PR sek­töründe yer alması iletişimi krize açık bir duruma getirir mi?

Bu iletişim şekli tüm ülkelerde artan bir sü­reç. İletişimde kriz ise her zaman olabilir. Bu krizlere bazen politika da din de dâhil oluyor. Örneğin; gıdayla ilgili bir kriz ya­şıyorsanız, orada vejeteryanlardan tarımla ilgilenen köylüye ve gıda bakanlığına konu­nun içinde olan birçok paydaş bulunuyor. Bundan 25 yıl önce bir kriz olduğunda ga­zetecinin gazeteden çıkıp, size gelmesi 1-2 saat sürüyordu. Şu anda ise sosyal med­yada kriz bir anda patlıyor. Dolayısıyla bu süreci yönetmek her pazarda riskli ve zor.

Türkiye’deki PR sektörü hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türkiye’de PR “sadece medya işleri yapan şirketler” olarak algılanıyor. Burada bizim gibi network ajanslara da görev düşüyor. Diğer yandan storytelling, markanızın ya da şirketinizin hikâyesini anlatma hali çok önemli olmaya başladı. Artık ne kadar bü­yük olduğunuzu, cironuzun ne kadar çok olduğunu söylemenin çok ötesine geçmek lâzım. Fas’ta yüzyıllardır süren bir gelenek vardır; herkes meydanlarda toplanıp, kendi hikâyelerini anlatırmış. O hikâyeyi anlatma şekliyle, insanların birbiriyle etkileşimini bizim örnek almamız gerekiyor. Çünkü bu­günün tüketicisi hiç olmadığı kadar bilinç­li ve sizin bir şirket olarak tepeden inme söyleyeceğiniz hiçbir şeye inanmıyor. Siz tüketiciyle konuştuğunuz, etkileştiğiniz ve sizin onu deneyimlemenize izin verdiğiniz sürece bu süreç devam ediyor. Onların si­zinle ilgili inandırıcı olup olmadığınıza dair fikri orada geçiyor. Dolayısıyla onlarla nasıl konuştuğunuz çok ama çok önemli. Artık Y hatta Z kuşağı gerçekten küresel vatandaş. Burada bir şey derken öbür ülkede başka bir şey deme lüksünüz de yok. Dolayısıyla tüm bunlar ilginç ve üzerine daha çok düşü­nülmesi gereken süreçler haline geldi.

Sizce Türkiye’den global marka çıka­bilir mi?

Türkiye’den global olabilecek markalar ise THY, Beko, Mavi ve DESA olabilir. Özel­likle teknoloji ve tüketici elektroniği konu­sunda markalar çıkabilir. Bir de benim bil­mediğim ama aday olabilecek birçok gıda şirketi olabilir. Çünkü gıda da güçlüsünüz.

İLGİLİ HABERLER