Ali Bayramoğlu: “Beni koruyan şey geçmişim”

Türkiye’nin son birkaç yıldaki AK Parti iktidarında “iç savaş ruh halinde” olduğunu söyleyen Yeni Şafak Yazarı Ali Bayramoğlu’na göre bu durumun en somurt yansımaları da medya üzerinde görülüyor.  AK Parti’nin kendisine yakın eleştirel yazarları susturmasının partinin bağışıklık sitemini zayıflattığını vurgulayan Bayramoğlu, “Organik aydınlar ve çamur atan yazalar faydadan çok zarar verir” diyor ve ekliyor: “Beni koruyan şey geçmişim. İslami kesimde bana karşı 28 Şubat’tan kalma bir vefa duygusu var.” Bayramoğlu MİT tırlarına ilişkin Can Dündar’a dava açılmasıyla ilgili ise “Cumhurbaşkanı’nın suç duyurusu yapması baştan bir mahkûmiyettir… Doğruluğundan eminseniz böyle bir haberi yayınlamamak ahlaksızlık olur” diyor…  

Ferruh Altun 
 
1994 yılında Yeni Yüzyıl’daki yazılarıyla medya sektörüne adım atan Ali Bayramoğlu 28 Şubat sürecinin mağdurlarından… Zira bu süreçte akademisyen olarak görev yaptığı üniversitede uğradığı baskılar onu gazetecilik ve akademisyenlik arasında bir tercih yapmaya itmiş, sonunda istemeyerek de olsa akademik çalışmalarına nokta koyup tümüyle gazeteciliğe yönelmiş. “Gazetecilik yaparken akademisyen bakış açımı hiç kaybetmedim” diyen Bayramoğlu, 1998’de Yeni Yüzyıl’ın Korkmaz Yiğit’e satılmasının arından buradan ayrılıp zaman içinde sırasıyla Star, Yeni Binyıl ve Sabah gazetelerinde yazılarına devam etmiş. Dinç Bilgin’in hapse girmesinin arından yazdığı yazılar Sabah gazetesinin yönetimini tedirgin edince de işinden olmuş. 13 yıldır yazılarını yazdığı Yeni Şafak süreci de bu dönemde başlamış. Yeni Şafak gazetesinin tutumu malum: AK Parti’ye yakın bir çizgisi var. Ancak Ali Bayramoğlu’nun son yıllarda yazdığı muhalif yazılar Yeni Şafak’ın genel tutumuyla çok da örtüşmüyor. Bu karşın Bayramoğlu gazeteyle aralarındaki söyleşmeye uyduklarını söylüyor. Sözleşme ise basit: “Ali Bayramoğlu yazıyor Yeni Şafak’ta olduğu gibi yayınlıyor…” 

Seçimlerin hemen ardından başlayan koalisyon tartışmaları arasında bir araya geldiğimiz Ali Bayramoğlu ile hem seçim sonrasında ortaya çıkan tabloyu hem de bu tablonun medya üzerindeki etkisini konuştuk. Bayramoğlu yazılarında olduğu gibi yine sözünü sakınması… 

Akademisyenlik yerine gazeteciliği tercih ettiğiniz için mutlu musunuz? 
Buna yanıt vermek zor çünkü akademisyenlik çok iyi bir meslek. Mevcut meslekler içinde en az kötü olanı diyebilirim. Çok bunaldığımda “Acaba doğru mu yaptım?” diye kendime sorduğum oluyor ama akademisyen bakış açım gazetecilik yaparken de beni hiç terk etmedi. Zaten benim gibi adamların yaptığını daha çok “kamusal entelektüellik” olarak tanımlamak gerekiyor. Haber yapmıyoruz ama mevcut haberi yorumluyoruz ki bunun da toplum üzerinde bir miktar yönlendirme etkisi var. Bu anlamda yaptığım işten hiç şikayetçi değilim. 

Medyadaki kutuplaşmayı göz önünde bulundurarak baktığımızda sizin hâlâ Yeni Şafak’ta yazmanız ilginç görünüyor. Çünkü Yeni Şafak’ın genel yayın politikasına aykırı yazılarınız çoğunlukta…
Bu bir sözleşme. Siz yazı yazarsınız gazete basar. Eğer sizin yazdıklarınıza gazetenin bir itirazı yoksa ve yazılarınıza müdahale etmiyorsa benim açımdan sözleşmenin gereği yerine geliyor. Onların da benim yazdıklarıma kendi bildikleri nedenlerle ihtiyacı varsa anlaşma sürüyor. Zaman zaman gazetenin genel tutumu ya da manşetiyle hemfikir olmadığım oluyor ama bunları çok sorun yaparsanız Türkiye’de hiçbir gazetede yazı yazamazsınız. Yeni Şafak medyada bir kutbun taşıyıcılarından biri olarak görünüyor. Karşı kutupta yer alan medyada da yazsaydım yine itiraz edecek konular olurdu. Benim için esas olan yazdıklarımdır. Yazdığım gazete benim gerçekten kabul etmekte zorlanacağım, şiddet içeren bir olaya girmediği müddetçe benim için de sorun yok. 

Bu çerçevede bugüne kadar en çok zorluk çektiğiniz gazete hangisi oldu? 
Star gazetesinde çok zorlandım. Orada yaşadığım zorluk ise yazımın üstünde kocaman bir kadın kalçasının konmasıydı. Bu tür durumlar beni her türlü siyasi baskıdan daha fazla rahatsız ediyor doğrusu. Bu bir sorumluluk ve yönetim meselesi. Kimi gazeteler çok sesli bir yayını tercih ederken kimi gazeteler tüm yazarlarının aynı sesle konuştuğu bir yayını tercih ediyor. Yeni Şafak yazar yelpazesi geniş bir gazete. İslami kesime yakın yazarı da var, sol-liberal yazarları da var. Ama bugün bir “iç savaş ruh halinde” olduğumuz için herkes okuduğu yazardan bir şeyler bekliyor. Beni kim olduğum ne yazdığımdan öte nerede yazı yazdığıma bakıp değerlendirenler var. Ama bu benim sorunum değil, böyle değerlendirenin sorunu. 

“Bir iç savaş ruh halindeyiz” dediniz. Bu nasıl bir iç savaş? 
AK Parti iktidarı iki şeyi temsil ediyor; birincisi kurulu politik ve sosyolojik modeli tersyüz etti AK Parti. Yani kimi toplumsal kesimlerle seküler ve laik kesimleri eşitlendi ve onlar da makbul vatandaş haline geldi. Bu eşitlenme hikayesi kendi başına bir demokratikleşme sürecidir. Ama bu süreç çok ciddi çatışma ve iktidar kavgalarını da içinde barındırdı. Pek çok hak gaspı ve ihlal yaşandı. AK Parti bu iki kitle arasında bağ kuracak bir politika da izleyemedi. Bunu yapamadığı gibi kendi kesiminin kimlik politikalarını daha da ön plana çıkardı. Bu durum da eşitlenen guruplar arasındaki öfkeyi ve çatışmayı artırdı. AK Parti’de iktidarın şahsileştirilmesi, kültürel ve politik alanlar üzerinde kurulan tahakküm, demokratik tahammüllerin kenara itilip “oy aldık kural koyabiliriz” anlayışı kutupları daha da sertleştirerek bir iç savaş ruh hali yarattı. Bu psikoloji içinde son yılarda Türkiye birbirine bağıran, tek tipleşen bir yapıya büründü. Bunun en somut halini de medya sektöründe görüyoruz. Daha uzlaşan bir toplum beklerken fayların daha da derinleştiği bir sürece girdik. Evet başörtüsü artık serbest ve laiklik de elden gitmedi. Bu noktada bir şeyler başarıldı. Ama içki ile ilgili yasalar, kızların erkeklerle aynı evde kalması konusunda söylenenlere bakıldığında bir geriye gidiş de var. 

Bu çerçevede seçim sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?  
Seçim sonuçları son iki-üç yılda yaşanan çatışma ve krizlerin AK Parti’ye çıkardığı bir faturadır. Türkiye’nin tek kitlesel partisi olan AK Parti’ye olan güvenin azaldığının bir göstergesidir. CHP’de kitlesel bir parti ama daha donuk bir seçmene sahip. Koyu dindar olmayan guruplar AK Parti’den uzaklaşma başladı. Bu uzaklaşma 9 puanlık bir kayıp getirdi. AK Partililer de bu durumun farkında ve yüksek selse olmasa da bu hesaplaşmayı yapıyorlar. Bir başka kırılma nokta da Gezi Olayları’ydı. Tayyip Erdoğan ve arkadaşları Gezi Olayları’ndaki ana meseleyi anlamadı. Gezi Olayları Türkiye’nin derin sol-seküler sinir uçlarına dokundu ve tüm sistemi harekete geçirdi. Bunu göremediler. Orada başlayan hareket AK Parti lehine bir rüzgar oluşturdu. AK Parti o zamana kadar reformcu bir partiyken Gezi Olayları AK Parti’yi tam sağcı bir parti haline getirdi. Gülen Cemaati ile AK Parti arasındaki kavgada AK Parti haklıydı ama Cemaat’in ortaya çıkardığı dosyalar yıpratıcı oldu ve etkisini bir seçim sonra gösterdi. Bunlar oyların MHP’ye kaymasına sebep oldu. 

Seçim sonuçları bir partinin tek başına iktidar olmayacağını gösteriyor. Bu durumda en çok sorulan soru da şu: “Şimdi ne olacak?” Sizin bu soruya yanıtınız ne? 
Büyük bir makine var ortada ve bu makinenin durmaması gerekiyor. Tek başına bir iktidar olamayacağına göre seçime gitmeden bir koalisyon kurulacaksa bana göre en doğru koalisyon AK Parti-CHP koalisyonu olacak. AK Parti-MHP koalisyonu da mümkün ama böyle bir koalisyon yeni bir sağcılaşma dalgası yaratır. Türkiye böyle bir dalgayı bugün taşıyabilir mi, Kürt sorunu bu süreçte ne olur bunları iyi düşünmek gerekiyor. Öncelikle ekonomik istikrarın bozulmaması gerekiyor. Diğer yandan Çözüm Süreci gibi bir kenara itmemeizin mümkün olmadığı bir süreç var. AK Parti-CHP koalisyonu hem piyasalara güven verir hem de Çözüm Süreci’nin devamını sağlar. Dört bakanın yargılanmasının ise artık önlenebileceğini sanmıyorum. Bir koalisyon olursa Cumhurbaşkanı da Ana Yasal sınırlara çekilmek durumunda kalacaktır. Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olarak AK Parti Hükümeti’ne yaptığı gibi koalisyon hükümetine müdahale etmesi mümkün değil. Böyle bir hükümet kurulursa bu Türkiye’deki uzlaşmaya da ciddi katkı sağlar. AK Parti’de bunun farkında ve fabrika ayarlarına dönemeye çalışacak.   

Seçim sonuçları kutuplaşan medya gurupları arasında nasıl etkili oluyor sizce? Medya da kendi içinde muhasebe yapıyor mu? 
Hiç sanmıyorum. Türkiye’de medya dört bloktan oluşuyor… Birinci bloğu oluşturan Cemaat Medyası uzun süre AK Parti’ye mutlak angaje bir pozisyondaydılar. Şimdi de mutlak karşı bir pozisyondalar. İkinci blokta Aydınlık, Sözcü ve biraz daha farklı bir yayın olan Cumhuriyet yer alıyor ki bu yayınlar daha kökten muhalif yayınlar. Tüm varlıklarını AK Parti iktidarının gitmesi üzerine kurdular. Üçüncü blokta AK Parti’ye yakın gazeteler var. Yeni Şafak’ta bunların içinde ama AK Parti Hükümetine mesafesini de korumaya çalışıyor. Ama bu blokta Sabah, Star ve Akşam gibi direk AK Parti’nin yönettiği gazeteler de var. Yaptıkları gazeteler AK Parti bülteni, hatta ondan da öte Erdoğan’ın şahsi yayını gibi duruyor. En önemli amaçları Cemaat’le mücadele ve başkanlık sistemini getirmek. Dördüncü gurupta ise Hürriyet ve Milliyet gibi gazeteler yer alıyor ki buralarda iktidara muhalefet kısmen var. Ana amaç AK Partiye muhalefet etmek değil ama mevcut koşulların onların üzerinde oluşturduğu bir baskı var ve rahat gazetecilik yapamıyorlar. Ortadaki bu tabloya bakıp soruyorum “Bu tablo içinde kim kendini sorgulayacak?”   

Seçim sonuçlarına baktığınızda “Yandaş” olarak tabir edilen medyanın AK Parti’ye zarar verdiğini söylemek mümkün mü? 
Bence çok zarar veriyor. Ben AK Parti’yi reformcu olduğu dönemde çok destekledim ki hâlâ da Türkiye’ye getirilerinin çok olduğunu düşünüyorum. Ama son dönemdeki siyaset tarzları, Cumhurbaşkanı’nın tavrı, Gezi Olayları’ndaki tutum beni de AK Parti’in karşına itti. Fakat hâlâ “AK Parti yok olsun” diyenlerden değilim. Belli taraflarını düzeltirse yine fayda sağlayacağını düşünüyorum. Bunu yapan çok az köşe yazarı var. AK Parti’ye yakın medyada da bir uyarı sisteminin olması gerekiyor. Ama maalesef AK Parti politikaları buna izin vermiyor. Örneğim Fehmi Koru Habertürk’e gitmek zorunda kaldı, Cengiz Candar ayrılmak zorunda kaldı, Nazlı Ilıcak başka bir yere gitmek zorunda kaldı. Bu durum muhabir ve yayın yönetimleri açısından da aynı. Siyasetçinin istemediği soruların sorulmadığı bir yapı AK Parti’ye de zarar veriyor. Kendi tarafında uyarı istemini yok eden bir siyasi parti kendi sonunu da hazırlar. Bu bağışıklık sistemini yok etmek anlamına gelir ki en iyi uyarı istemini de basın, üniversiteler ve entelektüel çevreler oluşturur. Sadece organik aydınlar ve çamur atan yazalar faydadan çok zarar verir. 

Bir yazınızda “Yazardan sadece öfke kusması ve küfür etmesi beklenen bir ülkede yazı yazmak müşkül iş” diyorsunuz. Gerçekten de artık istenen yazar profili bu mu? 
Bazı şeyler bazı insanları koruyor. Mesela beni koruyan şey geçmişim. İslami kesimde bana karşı 28 Şubat’tan kalma bir vefa duygusu var. Bu beni şimdiye kadar korudu ama herkesi koruyan böyle bir durum yok. Dolayısıyla o korunmayanlar gönderiliyor ve yerine çok daha düşük kalitede, Yakup Cemil gibi tetikçilik yapan, fikri düzeyi olamayan ve sadece iktidarı korumayı amaçlayan yazarlar geliyor. Hasan Cemel’ler Cengiz Candar’lar sahneden indi onların yerine bu isimler geldi. Sadece iktidar medyası tarafında değil muhalif yayınlarda da aynı durum söz konusu. Muhalif medyada yazan kimi yazarın tutum olarak iktidara yakın yazarlardan hiçbir farkı yok bu anlamda. Bu gazetecilik değil. Sadece AK Parti’ye değil hepimize zarar veriyor bu durum. 

AK Parti’nin medya üzerinde nasıl bir baskısı oldu bu süreçte? 
AK Parti kalkıp medyayla ilgili yasaları değiştirmedi. Yeni yasalar yapmadı ama yarattığı iklim yargıyı algıda otoriterleştirdi. Erdoğan’a yapılan nerdeyse her eleştiri için dava açıldı, yayın yasakları arttı ve davalar bir baskı mekanizmasına dönüştürüldü. Sonunda hiçbir dönemde görülemeyen, iktidara yakın olmanın ötesinde iktidarla iç içe bir medya yaratıldı. AK Parti geri çekildiği andan itibaren tüm bunlar toparlanır ama şuanda son derece kötü bir durum var ortada. 

En son Cumhuriyet gazetesi tarafından MİT tırlarının durdurulmasıyla ilgili görüntüler yayınlandı ve gazetenin Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar’a dava açıldı. Siz bu açılan davayı nasıl yorumluyorsunuz?  
Yasalar değişmeden de yargı sistemi yasaklı bir yapıya bürünebilir. Bu tamamen iktidarın oluşturduğu siyasi iklimle ilgili. Türkiye’de de bu oldu ve daha düne kadar takipsizlikle sonuçlanan davalar şimdi suç takibine dönüşmeye başladı. Evet Cumhurbaşkanı’na hakaret yasak ama her hakaret edene dava açılır ve mahkum edilirse bu yeni yasa çıkarmaktan daha etkili bir baskı aracı olur. AK Parti’nin de sorunu bu. Yoksa yasalar anlamında bir sorunu yok. MİT tırlarıyla ilgili görüntüler de bunun en bariz göstergesi. Cumhurbaşkanı’nın bir haberle ilgili suç duyurusunda bulunması kabul edilemez bir durum. Evet vatandaş olarak böyle bir hakkı var ama Cumhurbaşkanı suç duyurusunda bulunduğunda yargı bunu “Davayı açın, takip edin ve mahkum edin” şeklinde bir talimat olarak algılayabilir. Suç varsa savcılar harekete geçer zaten. Ama Cumhurbaşkanı’nın suç duyurusu yapması baştan bir mahkumiyettir. Zamanında askerler suç duyurunda bulunurdu ve böylesi güçlü bir taraftan gelen suç duyurusu kısa zamanda mahkumiyet kararına dönüşürdü. Basın özgürlüğünü sınırlayan asıl nokta da burası. 

Meclisteki yeni yapıyı değerlendirdiğinizde yeni dönemde medyanın daha rahat olacağını söylemek mümkün olur mu? 
Hiç sanmıyorum. Hatta yeni süreçte basın daha bağımlı olacaktır. İktidara yakın basın içinde iki ana eğilim var. Bir taraf daha çok AK Parti’ye yakınken diğer taraf Erdoğan yanlısı bir tutum sergiliyor. Bu iki taraf arasında bir çatışma başlarsa çok farklı bir manzara da görebiliriz. Ya da müthiş bağımlılıklar, kul-köle olmalar görebiliriz. Bu aydınlık ve Sözcü gibi yayınlar için de geçerli. O zamanda dibin dibini görür medya. Bir ülkede gazeteciliğin özgürleşmesi için o ülkenin liberalleşmesi lazım. 

Can Dündar doğru olanı yaptı
Yeni Şafak Yazarı Ali Bayramoğlu

“MİT tırlarının görüntüleri bana gelseydi ve yayın yönetmeni olsaydım yayınlardım. Eğer böyle bir haberin doğruluğundan eminseniz onu yayınlamamak ahlaksızlık olur. Tabi ki haberin geldiği zamanı ve kaynağı da sorgularsınız ama bunlar ikincil konular olur. Seçimlerden sonrayı bekleyip o zaman yayınlayayım derseniz o zaman yine taraf olursunuz. O sebeple en doğrusu doğru bilgi geldiği anda yayınlamaktır. Can Dündar doğru olanı yaptı.” 

   

İLGİLİ HABERLER