Sosyal medyaya Sokrates neylesin?

Sosyal medya ya da elektronik ortama adımınızı attığınız andan itibaren sizi ahtapot gibi sarıyor… İnternet ortamı gibi dışarı doğru açılan her sistem, içeri doğru da açık demektir. Dolayısıyla farkında olmadan saçtığınız datanın haddi hesabı olmadığı gibi, o dataların sistemli biçimde kullanılarak neler yapılabileceği de tahayyülleri aşıyor…

Herhalde sonsuza kadar sorulacak so­rulardan biri, medyanın hayatlarımıza etkisinin ne ve ne kadar olduğudur? Her türden medyanın “iyi” ya da “kötü” etkileri olduğunu kabul et­meyen kalmamıştır… Yeni bir medya kanalı ortaya çıktığında ise bu sorular daha sık sorulmaya, tartış­malar daha da ateşlenmeye, savunanlar ve karşı çı­kanlar birbirlerinden daha belirgin olarak ayrılmaya başlar.

Radyo çıktığında, kimsenin gazete-dergi okumayaca­ğı; sinema çıktığında tiyatroyu öldüreceği; televizyon çıktığındaysa bunların hepsini ve her türlü beşeri ilişkiyi öldüreceği iddia edildi. Sosyal medyanın ha­yatımıza girişiyle ise insanların başka hiçbir kanala yönelmeyeceği… Oysa bunların hepsi yaşamaya de­vam etti.

Her geçen gün kullanıcı sayısı ve kullanım alanları çe­şitlenerek yaygınlaşan sosyal medya da bu çerçevede yeni mücadele alanımız… Kullanmamak mümkün değil, kullanınca da bir sürü yalan-dolana, çer-çöpe muhatap oluyoruz… Yetişkin­ler bir nebze daha bağışık olsalar da gençler ve çocuk­ların durumu her zaman çok kritik…

Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan da bu çağdaş so­runumuz hakkında açıklamalarda bulunmuş: “Mo­dern teknoloji, evin açık kapısı oldu. Oradan fayda­lı-faydasız, doğru-yanlış birçok bilgi giriyor ve virüs şeklinde yayılıyor. Popüler kültür, Hollywood kültürü ne yapıyor? Bir kıyafet çıkarıyor, o kıyafeti farklı med­ya mecralarında yayınlıyor. Bakıyorsunuz, izleyen za­manlarda insanlar aynı kıyafeti giymeye başlıyor. Bu duruma karşı çare modayı ve popüler kültürü sorgula­yabilme becerisidir.” Sorgulayabilmeyi öğretmek için okulda çocuklara eğitim verilmesinin yanı sıra herkesin uygulayabile­ceği bir de yöntem önermiş Nevzat Hoca: Sokrates filtresi… Bu yöntemin kaynağı, Sokrates’e atfedilen bir hikâye…

Kişinin konuşmadan önce kendine şu soruları sorma­sını öğütlüyor:

  1. Söylemek üzere olduğum şey, doğru mu?
  2. İyi bir şey mi?
  3. Faydalı mı?

Eğer üç soruya da cevabınız “evet” değilse söylemeyin der hikâye… Bir başka versiyonu ise sorulardan en azından birinin cevabı “evet” olmalı der… Tarhan’ın önerisi elbette çok kıymetli, ancak internet öyle bir ortam ki korunmak istediğiniz ne varsa kapıyı kilitleseniz bacadan girebiliyor…

Sosyal medya ya da elektronik ortama adımınızı at­tığınız andan itibaren sizi ahtapot gibi sarıyor… İn­ternet ortamı gibi dışarı doğru açılan her sistem, içeri doğru da açık demektir. Dolayısıyla farkında olmadan saçtığınız datanın had­di hesabı olmadığı gibi, o dataların sistemli biçimde kullanılarak neler yapılabileceği de tahayyülleri aşı­yor… Maalesef Nevzat Hoca’nın önerisi de bu ortam­da faydalı yanları olsa da tek başına yetersiz kalabili­yor…

The Great Hack adlı belgeseli seyredenler, neden böy­le düşündüğümüzü hemen anlayacaktır. Belgeselde, -sağ olsun- medyadan aşina olduğumuz Cambridge Analytica-Facebook skandalı anlatılıyor. Şirket, Facebook’un kendilerine sattığı 87 milyon kul­lanıcıya ait kişisel veriyi Trump’ın seçim kampanyası ve Brexit kampanyası için kullanmış. Verinin top­lanmasında da satılmasında da usulsüzlük yapılmış. Bunlar en bilinenleri tabii…

Cambridge Analytica, daha önce de Litvanya, Kenya, Gana, Malezya, Romanya gibi ülkeler üzerinde de pek çok somut çalışma ortaya koymuş. Bazen “kararsız” seçmenin çalıştıkları adayı desteklemek üzere… Ba­zen de “karşı taraf”ın seçmeninin sandığa hiç gitme­mesini sağlayacak siyasi hareketleri doğurmak için… Ve başarılı olmuşlar.

Yaratıcı videolar, görseller, yazılar ve reklamlarla des­teklenmiş milyonlarca çalışma sosyal medyada dola­şıma girdikten sonra dağılımını kontrol etmek nere­deyse imkansız… Sosyal medyada kontrolü tamamen elimize almak ko­nusunda, en azından şu zaman için, pek umutlu deği­liz. Yine de filtrelerimizi güçlendirebilmek mümkün… Üstümüze doğru yığılan mesajlara şu soruları sorarak ve testi geçemeyenleri içeri almayarak başlanabilir mesela:

  • Kültür ve değerlerimle uyumlu mu?
  • Bu kültür ve değerlerden kaynaklanan duygularıma hitap edebiliyor mu?
  • Standartların ve beklentinin üstünde davranış sergi­lemek için çaba harcanmış mı?
  • Mesajı gönderen bana hangi mesafede duruyor, hangi güdüyle hareket ediyor?

Koruma kalkanını güçlendirmek isteyenler, bizim­kileri, Nevzat hocanınkileri, veyahut sosyal medya detoksu gibi başkalarının önerilerini uygulayabilir… Ya da kesin çözüm için Jean-Jacques Rousseau’nun “doğaya dönüş” yolunu deneyebilir… Nihayetinde bu sorun Mandıra Filozofu’na dönmeden çözülmeyecek gibi…

Denizlili “Güc’cüg Pirens”i çok sevdik

Şubat ayının en “hoş” haberlerinden biri, yeni bir Küçük Prens ki­tabı baskısının yapıldığıydı… Öyle alelade bir baskı değil ama… Fransız yazar Antoine de Saint-Exupéry’nin bu çok ünlü kitabı, Acıpayam yöresi esas alınarak Denizli ağzıyla basılmış… Kitabın kapağı da özel olarak tasarlanmış… Küçük Prens’i kapakta, yöresel kıyafetler içinde Zeybek oynayan küçük bir efe olarak görüyoruz… Tabii adı da buna uygun biçimde Güc’cüg Pirens olmuş… Kitabı, Küçük Prens koleksiyoneri de olan Denizlili Gül Ezgi Karaman ha­zırlamış…

Kitap, bugüne kadar 414 dil ve lehçeye çevrilmiş. Bunların arasında ne­redeyse hiç duyulmamış, sadece yüzlerce kişinin konuştuğu diller, farklı lehçeler, yapay diller ve ağızlar da var­mış… Ülkemizde, eser üzerine, birkaç ağız çalışması daha yapılıyormuş… İşte budur! “Think global, act local” mottosunu zaman aşımına uğratan “Think local, act local”in bu derece doğ­ru uygulandığı bir örnek az bulunur. Bir mesajı iletmenin ilk kuralı, hedef kitleyle aynı dili konuşmaktır. Sadece Türkçe konuşmak anlamına da gel­mez… Kültürel kodlar da dile dâhildir…

Bunu en doğru uygulayan markaların başında Coca-Cola’nın geldiğini söylemek yanlış olmaz… Bulundukları ül­kelerin ortak ruhî şekillenmesini anlayarak iletişim dillerini, “tone of voi­ce”u ona göre ayarlarlar… Ramazan aylarında yaptıkları reklamları, onlarca yıldır hizmet veren yerli ve millî markalarda bile göremeyiz. Girdikleri her pazarda, o ülkenin kulak alışkanlıklarına dahi dikkat eder, ülkenin ya da bölgenin müzik kültürüne uygun reklam “jingle”ları üretirler…

Zaman zaman “Hedef kitlenin kültür ve değerlerine uygun davranmalısı­nız” diyerek anlatmaya çalıştığımız tam da böyle bir şey… Aksi hâllerde, hedef kitle sizin mesajlarınız karşısında kör ve sağır olabileceği gibi, size kendisinin var oluş biçimini önemsemediğiniz için içerlemesiyle de sonuç­lanabilir…

İLGİLİ HABERLER