Danimarka tasarımı sahipleniyor, biz bir logo için ortak karar veremedik

61’incisi yapılan dünyanın en büyük festivallerinden Cannes Lions’ta bu yıl pek çok yenilik vardı.

İletişim kanalları yasalarla kapatılmış sağlık sektörü için bir kategori açılırken inovasyon ve doğrudan ürün tasarımına ilişkin yeni iki alan yarışmaya dâhil edilmişti. Özellikle ürün tasarımının doğrudan kullanıcılarla iletişim kurduğu ve marka algısına katkıda bulunduğu noktasından hareketle açılan “ürün tasarımı” kategorisiyle ilgilenme gerekçem Danimarka’nın bu kategoriye ismini verecek kadar sahiplenmesiydi. Ayrıntılarını EPICA jürisinde birlikte çalıştığım Danimarkalı gazeteci meslektaşımdan öğrendim.

Danimarka hükümeti, ürün tasarımına sahip çıkma kararını bir devlet politikası olarak belirlemiş. Tasarımda başarılı olmalarına rağmen hayvancılıkla anıldıklarını ancak bundan böyle tasarımla anılmak istediklerini, bu nedenle de uzun vadeli bir proje hazırladıklarını söylüyor meslektaşım. Cannes Lions’ta ülke adıyla anılan devasa bir fuar alanı kiralanmış. Danimarka hükümeti bu kategorinin ödül sponsoru da olmuş. Ancak bütün bunları yaparken Danimarkalı tasarımcılar yarışmak üzere Cannes’a tek bir iş bile göndermemiş. Sponsorluğunu yaptıkları kategoride yarışmanın hele de ödül almanın etik olmadığını düşünmüşler.

Cannes Lions’taki fuar alanı ve kategori için Danimarka’nın 100 milyon Avro ödediğini söylüyor meslektaşım. Danimarka Başbakanı Helle Thorning-Schimitd de ortamı tartmak üzere üç gün boyunca Cannes Lions’ta bulunmuş. Başbakanı bu işe ikna edenlerin gazeteciler ve tasarımcılar olduğunu öğreniyorum. “Proje ne kadar sürer?” soruma, “Ürün tasarımı dendiğinde Danimarka ilk akla gelene kadar!” cevabını alıyorum.

Danimarka’nın hükümet-kanaat önderi tasarımcılar ve gazetecilerle yaptığı topyekûn çalışma aklıma başta Başkan Mehmet Büyükekşi olmak üzere TİM’in ihracatçı meclislerinin kullanabileceği ortak logo çalışmasını getiriyor. 10 yıldan fazladır üstünde çalışılan bir logo üzerinde bile bir konsensüs sağlanamamış olması, dünyadaki gelişmeleri izleyen biri olarak gerçekten üzüntü veriyor. Felaket tellallığı yapmayı ve hele yabancıya öykünmeyi sevmem ama el oğlu aradaki farkı giderek açıyor. İlgililer eğer politik gündemden kafalarını kaldırırlar da ilgilenirlerse dikkatlerine sunmak isterim.

Bayburt’a şimdiye değin gitmeyerek haksızlık etmişim

Bayburt’ta yiyecek ekmeğimiz, içecek suyumuz varmış! SOCAR Türkiye CEO’su Kenan Yavuz, “Sizi memleketimde ağırlamak isterim.” deyince bir grup gazeteci arkadaşımla ilk kez Bayburt’a gittim. Erzurum, Erzincan, Trabzon üçgeninde her şehre 100 km’den daha uzak olan geçiş yolları üzerinde bir yayla şehri Bayburt. Toplam nüfusu ilçeleriyle birlikte 75 bini aşan şehrin, son seçimlerde göreve gelen yeni belediye başkanı Mete Memiş, şehirde yapılması gereken çok şey olduğunu söylüyor. En büyük sorunlardan biri göç. Bayburt Üniversitesi’nde 6 bin öğrenci öğrenim görüyor ancak şehirde bir sinema salonu bile yok. Belediye Başkanı, sosyalleşmenin gereklerine değiniyor. Belediye Başkanı, Eskişehir ve Paris’i Bayburt için model olarak seçmiş. Porsuk’un Eskişehir’e, Sen Nehri’nin Paris’e kattığı katma değere dikkat çekiyor. Şehrin ortasından geçen Çoruh’tan turizm odaklı faydalanabileceklerini söylüyor.

Yer altında keşfedilmeyi bekleyen tarih

Romalılardan kaçan erken dönem Hıristiyanların yer altında kilometrelerce kazdığı tünelleriyle Aydıntepe, Selçuklu dönemi mimarisiyle Bayburt Kalesi ve üst üste yeni uygarlıklarla zenginleşmiş 3000 yıllık bir tarih mirasının üstüne kurulmuş Bayburt. Daha da ötesi 1500 metreden yüksek rakımı, sağlam havası ile doğa turizminin merkezlerinden biri olmaya aday. Ancak yerli ve özellikle yabancı turistin tek bir amaçla bir şehre gitmediği gerçeğinden yola çıkarak Bayburt’un turizmde cazibe oluşturacak bir ilgi kümesini oluşturması gerekliliği var.

Bir başka yazımda genişçe anlatmayı planladığım Avrupa Parlamenterler Meclisi tarafından “Yılın Müzesi Ödülü”nü alan Prof. Dr. Hüsamettin Koçan’ın kurucusu olduğu Baksı Müzesi mutlaka görülmeli. Ziyaret, müze ödül aldığı için değil de, ödül almaya değer bulunan hayallerin nasıl gerçekleştirildiğini görmek için olmalı.

Bayburt’ta görülecek pek çok yer varsa ancak köklü bir arkeolojik çalışmanın yapılmamış olması düşündürücü. Şehirde kalacak tek otelin varlığı ise doğa tutkunları için caydırıcı olabilir. Ancak yine de yürümeyi sevenler için Bayburt yaylalarını hararetle öneririm.

Bayburtlu Kadınlar Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği fikri 2002 yılında şimdilerde derneğin başkanı olan Leyla Karabulut’un kendi enerjisini fayda odaklı kullanma arayışıyla ortaya çıkmış. Rehberlik, danışma ve mesleki eğitim veren dernek, Bayburt’un ilk kadın sivil toplum kuruluşu. Yöresel motiflerle dokunan ehram kumaşları, kanaviçeler, yerel tatlardan üretilen yemekler kadınlara ve derneğe girdi sağlıyor. Şık ve özgün hediyeler için derneğin çalışmalarına göz atılmasında fayda var. Kadınlar için spor salonunun bulunduğu denek binasında çocuklara okulöncesi eğitim de veriliyor. Bayburt’ta sosyal hayat pek yok ama kadının sosyal hayatta hiç yeri yok. Dernek, üretmek isteyen kadınlar için bir soluklanma noktası olmuş. Gördüğüm kadarıyla iyi de olmuş.

Kaynak: Zaman.com.tr

İLGİLİ HABERLER