Yazgülü Aldoğan: “Bu bir dışlanma dönemi!”

PAYLAŞ

ANKA Ajansı’nda muhabirlik, Nokta Dergisi Genel Yayın Yönetmenliği, Yeni Asır İstanbul Haber Müdürlüğü, Yeni Gündem Dergisi Haber Koordinatörlüğü, Kanal D Haber Müdürlüğü, TRT 2, BRT ve SKYTÜRK’te programcılık, Hürriyet, Sabah ve Posta’da köşe yazarlığı derken gazetecilikte 40 yılı geride bıraktı Yazgülü Aldoğan… Tecrübeli gazeteciyle Galata’daki evinde bir araya geldik ve 40 yıl boyunca unutamadığı anları, kırgınlıklarını, medyanın o zamanki ve bugünkü gündemini konuştuk.

Söyleşi: Selin Sayar Tekkuş selin@marketingturkiye.com

Milliyet stajının ardından profes­yonel gazetecilik hayatınıza Altan Öymen’in ANKA Ajansı’nda başladı­nız… Altan Öymen ile birlikte çalış­mak nasıldı?

Orası küçücük bir büro olmasına rağmen Ankara’nın kalbi gibiydi. Altan ve Örsan Öymen’in bürosuydu. Örsan istihbarat şefimizdi ve gerçekten haberin kokusu­nu alan, haberden anlayan bir arkadaş­tı. Akşamüzeri işten çıkan bürokratlar, yazarlar herkes oraya gelir ve geç saat­lere kadar sohbetler, tartışmalar olurdu. Ben yeni mezun bir muhabir olarak Er­dal Öz’den tutun Uğur Mumcu’ya kadar herkesi orada tanıdım. Bir yere gitmeye gerek duymadan, haber ayağınıza gelirdi. En büyük şansım da; adım Yazgülü diye her sabah bana bir tane gül getiren Altan Öymen gibi kibar bir patronla çalışmak ve insana, kadına çok önem veren bir Başbakanla, Bülent Ecevit’le başbakanlık muhabirliği yapmak oldu. ANKA Ajansı bir okuldu, oradan çok değerli gazeteciler geçti. Mesela Uğur Mumcu’nun, üzerin­de “Yolsuzluk Masası” yazan bir masası vardı. Sağdan soldan çeşitli dosyalar ge­tirirlerdi ona. Tabii Uğur’da hem hukuk­çu olmanın verdiği bir bilgelik vardı hem de içinde müthiş bir araştırmacı gazete­cilik ruhu… O karmaşık dosyaların içine gömülür ve onlardan çok enteresan yazı dizileri çıkarırdı.

Meslek hayatınızda sayısız habere, söyleşiye imza attınız. Peki bu 40 yıl içinde sizin için dönüm noktası olan “bir daha hiçbir şey eskisi gibi olma­dı” dediğiniz olaylar yaşadınız mı?

Uzun bir dönem medyada yönetici olarak çalıştım. Medyada yönetici olarak çalış­mak gerçekten çok zor. Mesela bankada yöneticisiyseniz bankacılığı iyi yapmaya çalışırsınız ama medyada çalışırken gaze­teciliği iyi yapmak yetmiyor. Sistem siz­den başka şeyler istiyor. Patronajın etkisi medya üzerinde çok fazla. Yapılan müda­haleler “Bu haber daha iyi olsaydı” müda­halesi değil ki… “Bu haber şunu kızdırma­saydı” müdahalesi! Zaten üzerimizde hep bir cam tavan var. O dönem çok kırıldım, çok bunaldım… Ben yine de bir siyasi der­ginin yayın yönetmenliğini yapacak kadar yükseldim ama gazetelerin yayın yönet­menliğini Türkiye’de bir kadına vermiyor­lar. Yaptıkları tek iyi şey, “Gel burada yaz” demek. İkinci kırılma noktam ise AKP iktidarıdır. AKP iktidara geldikten sonra siyasi bağlantılarımı minimuma indirdim. Artık ne röportaj yapıyorum ne de haber kaynaklarıyla birebir temas ediyorum. O kadar farklı bir dünya görüşü ve algıları var ki size nasıl baktıklarını biliyorsunuz. Bu dışlanma dönemidir, bu uzaktan bak­ma dönemidir…

Neden uzaktan bakan olmayı tercih ediyorsunuz?

yazgulu2Çünkü çok açık ve net bir şekilde “Ya taraf­sın ya bertaraf” dediler. Taraf olmadığıma göre bertaraf olmayı tercih ediyorum. AKP olduğu için değil, benim görüşlerimde biri iktidara gelip bunu söylemiş olsaydı da ben taraf olmamayı tercih ederdim. Çün­kü gazeteci körü körüne taraf olamaz. O zaman gazeteci olamaz. Bana diyorlar ki muhalifsin. Evet muhalifim. Gerçi hiçbir zaman “Bu benim partim, benim siyasi gö­rüşüm” dediğim bir parti olmadı. Olsaydı da muhalif olurdum. Gazetecilik alkışla­mak ve “Aman ne iyi yaptın” demek değil­dir. Gazetecinin işi eleştirmektir. Haber; yolunda giden şeyleri yazmak değildir! Haber, yazdığınız zaman onların hoşuna gitmeyecek şeyler yazmaktır. Öteki PR’dır! Ve şu anda Türkiye’de haber diye yapılan şeyin yüzde 60’ı PR! Ekonomide hele yüz­de 90 PR! Aman da ne iyi bir patron, ne de güzel işler yapıyor… E siz bunun yanında muhalif olduğunuz zaman bugünkü koşul­lar içinde gerçekten bertaraf oluyorsunuz.

Peki, bu zamanların geçeceğine inanı­yor musunuz? Sizce Türk medyası ye­niden şahlandığı günleri görecek mi?

Ben Günaydın gibi bir milyon tirajı olan gazetelerde çalıştım ve bunlar gerçek tiraj­lardı. Promosyonla, kuponla falan değil… Bugün toplam tiraj üç milyon diyorlar ya, yok öyle bir şey. Bunun yarısı şişirme ra­kamlar. Gerçek tiraj 1,5 milyon civarında. Bunun da iki nedeni var; birincisi insanlar bu gazeteleri beğenmedikleri için almıyor­lar. Bu gerçeği değiştirmezseniz tirajı yük­seltemezsiniz. Aynı manşetle, aynı fotoğ­rafla, yukarıdan dağıtılan bültenle çıkan gazeteleri dünyanın hiçbir ülkesinde sa­tamazsınız! Bugün en çok satan gazeteler Japonya’dadır, Amerika’dadır. Özgür ba­sın var çünkü… İkincisi de teknoloji o ka­dar değişti ki gençler gazeteden vazgeçti. Kağıt diyorlar, gazete demiyorlar yahu… İnternetten okumak kolaylarına gidiyor ama aynı şey değil! Bunu çok anlattık; bir gazetenin bütününü görmekle internetten seçilmiş beş tane haberi arka arkaya gör­mek arasında çok büyük fark var.

Sizce Türkiye medyasının lale devri ne zamandı? Doya doya haberlerini­zi yazıp çizebildiğiniz dönem hangi­siydi?

Valla bu kadar kötüsü hiç olmadı! Bu ka­dar gazetecinin işsiz ve özgürlüğünden mahrum kaldığı, bu kadar düşük ücret­lerle çalıştırıldığı hiçbir dönem olmadı. Eskiden ikramiyeler dağıtılırdı, birçok yan gelirimiz vardı. Bunların hepsi tırpalandı, tırpalandı; şimdi ay başında maaş alabil­mek, olabilecek en iyi promosyon oldu! Şu anda alınan ücretler, insanların bilgi biri­kimiyle kıyaslandığı zaman başka sektör­lerle kıyaslanamayacak kadar düşük. Bir de çok başka nedenleri var tabii; gazeteci herkesin hakkını savunur bir kendi hakkı­nı savunamaz. Kime savunacaksın? Senin hakkını savunacak bir sendikan falan da yok. Gazetecilikte sendika da öldü… Ce­miyetin de maalesef faaliyeti yok. Şimdi kapının önüne koyulmak bile bir kazanç, en azından tazminat alıyorsun! O yüzden genelde onu da yapmıyorlar, gitsin diye baskı yiyorsun.

“Tesadüfen değil, bilerek ve isteye­rek, hukuki deyimiyle ‘taammüden’ gazeteci oldum” diyorsunuz. Şu an yeni mezun bir gazeteci olsaydınız, bugünün Türkiyesinde gazetecilik yapmayı böylesi bir tutkuyla yine is­ter miydiniz?

Benim zamanımda gazetecilik ne bu kadar tehlikeli ne de bu kadar cesaret isteyen bir işti… Pekala keyifle yapıyorduk işi. Şimdi hiç keyfi kalmadı… Şimdiki koşullarda çı­kıp gazetecilik yapmak ister miydim… Valla istemezdim galiba. Bunları söylemek çok acıklı ama Anayasa tasarısı gündeme gel­diğinden beri aç bak bir tane yazım yok bu konu üzerine. Niye yok? Ben ki üniversite­den atılmadan önce Anayasa hukuku konu­sunda doçentlik yapmaya hazırlanıyordum, Anayasa benim çok ilgilendiğim bir konu. Siyaset ve kamu yönetimi doktorası yapı­yordum… Ama şu anda yapılmak istenen Anayasa değişikliği falan değil rejim deği­şikliği. Bunu net ve doğru şekilde dile ge­tirdiğin zaman başına ne geleceği malum…

Nokta dergisini Tuğrul Eryılmaz’la beraber çıkarıyordunuz. Siyaset ya­sağı olan bir dönemde siyasi dergi çıkarmak nasıldı? Üzerinizde ne tür baskılar vardı?

Siyaset yasağı olan bir dönemde siyasi dergi çıkardık ve şimdikinden daha özgür­dük! Hakkımda bir iki dava açıldı, mahke­meye bile gitmedim. Akşam vakti şirketin avukatı dergiye gelir, “Ya şu şu haberleri çıkaralım başımıza bela gelir” derdi. Bazı haberleri koymazdık, en fazla bu…

Eskiden seçimler öncesinde seçim gezileri büyük önem taşırdı. Sizin o dönemlerde izlemeyi en sevdiğiniz lider hangisiydi?

Tabii ki Erdal İnönü! Erdal Bey’in ense­sinden ayrılmazdım, muhteşem bir insan­dı. Söylediği her şeyi kitap yapmak lazım. Bir gün gittiğimiz köylerden birinde ken­disine “Paşa’nın oğlu, paşanın oğlu öl de öleyim” diye seslendiler, Erdal Bey döndü “Ölme, ölme bir oy bir oydur” dedi! Hele bir hikayesi var onu ben yaşamadım din­ledim; eskiden çok saçma bir adet vardı, liderleri omuzlara alırlardı. Erdal Bey’i de omuza almaya kalkıyorlar, çok uğraşıyor almasınlar diye. Bakıyor olacak gibi değil, çamurların içine, yere yatıyor! Böyle eğ­lenceli bir adamdı…

Bu geziler sırasında sizi en çok etki­leyen olay hangisiydi?

O dönem Kürt milletvekillerini meclisten yaka paça aldılar ki bu çok büyük bir de­mokrasi ayıbıdır, CHP’nin Doğu’da tüm havası gitti. Biz de Erdal İnönü’yle Do­ğu’ya bir seçim gezisine gidiyoruz, otobüs­teyiz. Küçük illerden geçilecek, Şırnak İdil olabilir, haber geldi, dediler ki geçmekte çok büyük sıkıntı yaşayabilirsiniz. Bir is­tişare yaptılar, “Ne olursa olsun Türkiye sınırları içindeyiz, biz buradan geçeceğiz” dediler. Hâlâ anlatırken tüylerim diken diken olur; milletvekilleri aşağı indi ve sı­fır korumayla, silahsız, otobüsün önünde yürümeye başladı. “Bir şey yapacaksanız, buyurun bize yapın, biz milletin vekilleri­yiz” dediler. Biz de otobüsün içindeyiz, en önde de Erdal Bey oturuyor bütün süku­netiyle, arada dönüyor “Pek dostça bakmı­yorlar” diyor. O dört milletvekilinin yaptı­ğı beni çok etkilemişti…

yazgulu3Posta gazetesindeki köşenizde uzun zamandır okurlarınızla buluşuyor­sunuz. Sizin Posta’yla yolunuz nasıl kesişti?

Mehmet Yılmaz’la çok eskiden beri tanı­şırız. O dönem Radikal’i çıkarırken çağır­mıştı beni, siyaset haberlerinin başına geç dedi. Ben de bu kadar senedir köşe yaz­dığım için Ankara haberlerinin editörlü­ğünü gençler yapsın dedim ve gitmedim. Bir sene sonra tekrar çağırdı, “Posta’yı güçlendiriyorum burada yazabilirsin” de­yince kabul ettim. Yazılarıma karışılma­ması kaydıyla tabii… Mehmet gittikten sonra Rıfat Ababay’la çalışmaya başladık. Rıfat Bey yazılara karışmaz, insanı özgür bırakan bir Genel Yayın Yönetmeni. Yani son döneme kadar… Son dönemde genel olarak herkes her şeye karıştığı için çok özgür yazdığımızı söyleyemeyeceğim ama tabii bu bir holding politikası. Rıfat kolay bir yönetmen de değildir. Bir gün bana “Bak gördün mü ben çok iyi bir yönetmen olduğum için en uzun burada çalıştın” demişti. Hayır dedim, “Ben sabretmeyi öğrendim.”

Siz sosyal medyayı da çok aktif kul­lanıyorsunuz…

Ben sosyal medyayı hakikaten çok sevdim ama tüm mecralarını değil. Mesela Face­book’tan çok sıkıldım, onu kullanmıyo­rum. Twitter çok canlı, birileri bu trolleri salmadan önce haber açısından da çok yararlıydı. Ben bir de çok fazla takip edi­yorum; herkes takip edilmekle övünüyor ya ben takip etmekle övünüyorum. 2 bine yakın takip ettiğim kişi var. Bunlar ünlü­ler değil, sağda solda rastladığım parıltılı, doğru, ilginç şeyler yazan kişiler. Bu bana çok ciddi bir açılım sağlıyor.

Her meslek dalı artık bu dijital dö­nüşümden nasibini alıyor. Gazeteci­lik nereye gidiyor sizce?

Şimdi herkes gazeteci, herkes haberi­ni kendi yapıyor! Instagram’a gir herkes gurme, seyahat yazarı, hepsi blogger. Bu teşvik de ediliyor. Gazetecilik bu saatten sonra uzmanlaşmaya gidilirse farklılaşa­bilir. Bizim dönemimizde gazetecilerin her konudan anlaması gerekiyordu. Ama artık bir konuda uzmanlaşmak önemli. Fi­nansı takip eden bir gazeteci konuyu en az bir bankacı kadar bilmeli ki ona göre soru­lar sorsun. Ancak bu şekilde Twitter’a ya­zanlardan farklılaşabilirler… Ben bu sıra televizyona çıkmıyorum mesela. Musul operasyonunu konuşacak kadar bilgili de­ğilim, haddimi bilirim. Yazarım ama çıkıp da saatlerce bunu konuşacaksam Hüsnü Mahalli kadar bilmem gerekiyor konuyu.

Hüsnü Mahalli’nin tutuklanmasının ardından Ayşenur Aslan beraber yaptıkları programı durdurma ka­rarı aldı. Siz bu konuda ne düşünü­yorsunuz?

Ben devam etmek yanlısıyım, keşke Ayşe­nur da devam etseydi. Ben Hüsnü Mahal­li’nin gözaltına alınmadan önceki programı­nı izledim ve dedim ki kapıya gelmişlerdir… Ayşenur da çok haklı bir şekilde “Mış gibi yapmak istemiyorum” dedi. Yani ya içe­ri girmeye razı olacak o gün Hüsnü’nün peşinden, ya da tonunu düşürecek ki o da ona yakışmayacak, bunu istemedi. Kişisel olarak ona hak veriyorum ama ben şahsen kalmayı tercih ettim. Şu 40 yıl içerisinde her istediğimi yazdığımı hiç iddia etmedim! İddia ettiğim ve çok övündüğüm bir şey var; istemediğim hiçbir şey yazmadım. Benim kırmızı çizgim odur. Bana derlerse ki “Şunu yazacaksın”, o gün çantamı alır giderim. Ama “Şunu yazma bugün” dediklerinde oturuyorum. Hepimiz gittiğimizde ne olacak? Hepimiz susunca ne olacak? Hakika­ten nereye gidiyorsun yahu? Burası benim memleketim! Sonuna kadar da buradayım!