Üniversite mezunları ABD’de de sorunlu…

İletişim sektörünün, “aşkın” (explicit) olanları dışarıda bırakırsak, “içkin” (implicit) üç temel meselesi vardır. Bi­rincisi, tabii ki sermaye ye­tersizliğidir. Kapitalizm “Kapital” sözünden gelir. Yani “Sermaye”… Bir bakın çevrenize, hangi iletişim ajansı ne kadarlık bir sermaye ile kurulmuştur? İkincisi bizim ortaya attı­ğımız kavramla “İnsan Kıymetleri” mesele­sidir. Feodal ortaçağ toplumlarında alıp sa­tılan, meta olarak görülüp, her biri kendine has toplumsal kurgular içinde yerlerini alan “Tebaa”, “Reaya”, “Self” gibi ifadelerle ad­landırılıyordu; endüstri toplumunun başın­da onlara “Personel” ya da “Eleman” dendi; sonlarına doğru da “İnsan Kaynakları” kav­ramı kullanılmaya başlandı. Enerji, su, para gibi kullanılıp tüketilip sonra bir kenara atılan kaynak gibi… Postmodern bilgi toplu­munda ise değeri sürekli artırılan “Kıymet” olarak ele alınacaklardı. Üçüncü mesele ise, yeniden üretilmesi gereken “İnsan Kıymet­leri” yaklaşımını geliştirmenin yanı sıra, müşteri memnuniyetini artırmak, gelişen pazarın ihtiyaçlarına yanıt vermek için ka­çınılmaz olan Ar-Ge’ye ve yeni hizmet mo­dellemelerine yatırım yapmak konusundaki inanılmaz zaaflarımızdır.

Bu üç temel meseleden ikincisi en ağırlıklı olanıdır, belki de… Hangi sektör vardır ki, çalışanların çoğunluğu o mesleğin eğitimi­ni almamış kadrolardan oluşsun. Bakın PR ajanslarına yüzde ne kadarı iletişim mezu­nudur… Bir ara bu rakam yüzde 10’lar dü­zeyindeydi. Kesin bir ölçümleme yok, an­cak gördüğümüz kadarıyla, en fazla yüzde 20’leri bir miktar aşmış durumda. 

Bir de genel üniversite eğitimi yetersizliği var ki o daha büyük bir acı! Yani okuldan çı­kar çıkmaz iş hayatına hazır olmayan, uyu­mu bazen yıllar alan bir üniversiteli kuşağı… 

Ortak kanaat şudur: “Ülkemizde üniversi­telerin, bizim durumumuzda iletişim fakül­telerimizin verdiği eğitim, gençleri mesleki yaşama hızlı giriş yapmaya hazırlamaktan çok uzakta.” 

İşte tam da bu düşünceler içinde ajansla­ra yeni başvuran gençlerin halini düşünüp hayıflanmayı sürdürdüğümüz bir sırada, Temuçin Tüzecan dostumuz bir makaleye dikkatimizi çekti. Wall Street Journal’de 16 Ocak’ta Douglas Belkin imzası ile yayınlan­mış makalede benzer sorunların ABD’de de neredeyse fazlasıyla yaşandığına işaret edi­liyordu. Hani bu işlerin anavatanı sayılan ABD’de… 

Önce en çarpıcı sonuçtan söz edelim: 

Amerikan Üniversite ve Yüksek Okullar Birliği’nin (AAC&U) Ocak sonunda yayın­layacağını ilan ettiği bir araştırmaya göre; iş sahipleri, üniversite mezunu 10 gençten 9’unun “Eleştirel Düşünme”, “İletişim” ve “Sorun Çözme” gibi alanlarda çok zayıf ol­duğu belirtiliyormuş… 

İkinci bir araştırma ise Council for Aid to Education (Eğitime Destek Konseyi) tara­fından yapılan bir sınavın değerlendirme­ sine dayanıyormuş. 169 üniversite ve yük­sek okulda 32 bin öğrenci arasında yapılan sınavda öğrencilerin “beyaz yakalı” işler konusundaki becerileri ölçülmüş. Sonuç va­him: yüzde 40’ı tamamen yetersiz çıkmış… 

Makalede adının “Collegiate Learning As­sessment Plus” olduğu belirtilen sınavda, daha çok eleştirel düşünme, analitik sebep sonuç ilişkisi kurma, edebî metinlere yat­kınlık, yazı yazma ve iletişim becerileri, yani ne iş yaparsa yapsın her profesyonelin sahip olması gereken “temel beceriler” sorgula­nıyormuş… Yüksek eğitim kurumlarının yönetimlerinin dikkatlerini daha çok öğ­rencilerinin sosyal alanlarda gösterdikleri faaliyetlere ve “kendilerini mutlu hissetme­lerine” yoğunlaştırdıklarını belirleyen yetki­liler, üniversite mezunlarının sağlam aka­demik bir eğitimden çok uzak yetiştiklerini tespit etmişler. 

Bin 300 okulu temsil eden AAC&U’nun Baş­kan Yardımcısı Debra Humphreys’in tespi­tine göre; İşverenler, öğrencilerin okulda öğrendikleriyle pek ilgilenmiyorlarmış. Onlara göre yeni mezunların öğrendikleri şeyler, diplomalarını aldıktan bir iki dakika sonra eskiyor ve kullanılamaz hale geliyor­muş. İşverenler, “Bizim için önemli olan bu gençlerin öğrenmeyi sürdürmeleri ve kar­maşık sorunları çözmeyi başarmalarıdır” diyorlarmış. 

Yani durum sadece bizde vahim değil… 

Peki çözüm ne olabilir? Bizce iletişim fakül­telerinde ilk iki yıl eleştirel düşünme kabi­liyetini geliştirecek şekilde (lisedeki gibi ezbere dayalı değil) temel bilimsel eğitim verilebilir: Türkçe, edebiyat, tarih, coğrafya, felsefe, sosyoloji, psikoloji, sanat tarihi, ikna –müzakere– sunum teknikleri gibi… Son iki yıl ise mutlaka sektörle işbirliği içinde, en az üçer aylık iki stajı kapsayacak şekilde, mesleki derslere geçilebilir. Bu arada ileti­şim fakültelerinin hocaları ve öğrencileri oluşturacakları ekiplerle, tam bir ajans gibi konkurlara katılıp iletişim projeleri alıp üni­versitesinin döner sermayesine ve dolayısıy­la kendilerine de gelir katkısı sağlamaları da hedefe konabilir. 

Bir iki iletişim fakültemizi hariç tutarsak kaç tane üniversitemizde iletişim hocaları­mız, aynen tıpta, hukukta, inşaatta, mimari­de olduğu gibi öğrencileriyle birlikte profes­yonel proje ve uygulamaların içindedirler? Çok mu zordur böyle bir sistem değişikliği? 

Tamam, ABD’de de durum daha az vahim değil, ancak onlar gençlerin kariyerlerini olumsuz etkileyen bu durumu hiç değilse sorgulamaya başlamışlar. 

Darısı başımıza… 

Hikaye iyi de, nerede devamı?

Konu Yönetimi” ve “Gün­dem Belirleme” sıklıkla karıştırılan iletişim araç­larıdır. O nedenle kayda değer bir örnek bulunca paylaşmak istedim. 

Bahar Bilgin Hanım’ın imzası ile basın bültenini gönderen PR ajan­sının (pek çok başka iş de yapıyor­larmış) adını ilk kez duyuyordum (Benim ayıbım olabilir):

BB+Plus İletişim Danışmanlığı. 

Bakın bültende ne demişler: 

“Depresyon ile günden güne daha sık karşılaşır olduk. Yoğun iş, okul temposu, hareketsizlik, bilgisayar başında fazla zaman geçirme, yoğun stres ve sağlıksız beslenme gibi fak­törler, bizi çağımızın hastalığı dep­resyona yaklaştırıyor. Depresyona karşı korunmak için; yaşam kalite­sini arttırmak, düzenli spor yapmak ve sağlıklı beslenme alışkanlığı ka­zanmak oldukça önem taşıyor. 

Peki kahvenin depresyona karşı koruyucu olduğunu biliyor muy­dunuz? Son yıllarda yapılmış bir çalışmaya göre, günde ortalama dört kupa kahve içen kişiler, hiç içme­yenlere oranla yüzde 15 daha az depresyona giriyorlar. Araştırmacı­lar, kahvenin mutluluk vermesinin nedenini, içindeki güvenilir antiok­sidanlara bağlıyor. Kahvenin hafif bir antidepresan gibi etki gösterip, serotonin ve dopamin gibi sinirsel salgıların üretimine yardımcı oldu­ğu da düşünülüyor. Uzman Diye­tisyen İpek Ağaca, kahvenin mutlu hissettirici etkisi bilimsel olarak da üzerinde durulan bir konu olduğu­nu belirterek kahvenin depresyona karşı etkisini anlattı. 

Kahvenin kokusu bile sakinleştiri­ci ve keyif verici özelliğe sahip. Bir başka araştırma da; fareler üzerin­de yapılan bir deneye göre, az uyku nedeniyle strese giren fareler, kah­venin kokusuna maruz kaldıkların­da, beyinlerinde bu strese bağlı ola­rak oluşan proteinde de bir değişim yaşanmış. Bazen kahvenin sadece kokusu bile insanları mutlu etmeye yarıyor. 

Günde ortalama 2-3 porsiyon kahve tüketerek kahvenin sağlık üzerinde­ki tüm olumlu etkilerinden fayda­lanmak mümkün…” 

Herhalde diyetisyen İpek Hanım’ın iletişimini yapıyorlar. Bir kahve markasının da olabilirdi… Bizce mükemmel bir giriş… 

Peki sonrası? Yani işin sürdürülebi­lirlik kısmı… Günümüzde iletişimde “içerik” ve “hikâye” iş yapıyor. Arka­daşlar da her ikisini mükemmel ya­kalamışlar. Tebrikler… İnovasyonsa işte inovasyon… Peki nerede deva­mı? Nerede bu içerik ve hikâyenin 360 derece sarmalanması? Bülten geleli neredeyse üç ay olmuş. Biz mi acele ediyoruz yoksa? Yoksa, çağın iletişimde birinci sıraya koyduğu kritik başarı faktörü olan “Hız” bu­rada biraz ihmal mi ediliyor? 

Üst sıralara az kalmış…

İbrahim Hamza Ak adıyla yayınlanmış bir Tweet’te dünyada en çok bilimsel araştırma ve yayın yapmış 40 ülke listelenmiş. Türki­ye Brand Age’in araştırmasına göre dünyanın en değerli 19’uncu markası. G-20 ve B-20 içinde yer alıyor. Hatta bunlara bu yıl ev sahipliği yapıyor… Yani alt yapı meselelerinde (hard power) büyük adımlar atmış ül­kemiz. Keşke aynı adımların üst yapı konularında da atılabilmiş olduğunu iddia edebilsek. Araştırma ve bunlara dayalı makale sayısı üst yapı göster­gelerinden biri. Bu haritada Türkiye’nin yeri bazılarını memnun ediyor ola­bilir. Ancak pek çok alanda ilk 10’ları hedefleyen bir ülke burada da çıtayı yükseltmeli. 

İLGİLİ HABERLER