Stratejik İletişim Planı” (SİP) artık demode!

Zaman içinde hem SİP demode oldu, hem de danışmanlık unvanları… İnanılmaz bir yalınlık ve ekonomiklik her alan gibi iletişim dünyasına da hakim olmalıydı. Oldu da… Bu durumu iki yıldır görüp üzerine çalışmaya başlayanlar, çok daha hızlı, çok daha ekonomik ve etkili bir model geliştirdiler ve modelin patent hakkını bu sefer aldılar. Yakında açıklayacaklar.

Sadece Stratejik İletişim Planı (SİP) mı? Hayır! Hiçbir gerçekliği olmayan, annesinin topuklu ayakkabıları içinde dolaşan kız çocuğu izlenimi veren, 23-24 yaşındaki “İletişim Danışmanları” da demode… Alâeddin Asna Hoca gibi Betül Mardin Hanımefendi gibi ustaların döneminde “Halkla İlişkilerciler” vardı ya da “Uzman Halkla İlişkilerciler”…

Sonra nasıl “bakkallar” tabelalarına –hiç kendilerini adam gibi yenilemeden, yenilenme ihtiyacı da duymadan- önce “market”, bir süre sonra da “süpermarket”, hatta bazıları “megamarket” falan diye yazdılarsa; bildiğiniz medya ilişkisi yapan, “Haberinizi çıkaralım abi” tadındaki ne kadar medya ajansı (press agentry) varsa alayı da, “bu iş moda, havası da iyi” diye, kendisine “İletişim Danışmanlığı Şirketi”, 3-4 yıllık deneyimli genç kadrolarına para yerine unvan vermek adına da “İletişim Danışmanı” deyiverdiler… Ve bu gençlere çok büyük kötülük yaptılar.

Dünya literatürüne göre “Yönetim ve/veya İcra Kurullarında” bir sandalyesi olması gerektiği iddia edilen, “İletişim Danışmanı” unvanlı bu gencecik arkadaşı, bırakın “CEO”yu, “Genel Müdür Yardımcısını”, “Kurumsal İletişim Müdürü” de, neredeyse onun yardımcısı da pek adam yerine koymaz oldu müşteri. Müşteri, doğrudan PR ajansının başkanının bizzat kendisini ya da ajansta varsa 30-35 yaş üstündeki en az 10 yıl tecrübeli gerçek “danışman” algısı bırakan, entelektüel boyutu gelişmiş, uzman arkadaşları karşılarında görmek istediler…

Modern ve bilimsel anlamda “Stratejik İletişim” kavramının ve planlamasının dünyaya ve Türkiye’ye geliş tarihi olarak 1997’yi görebiliriz. Bütün uluslararası PR çatı örgütlerinin bir araya gelerek Helsinki’de düzenledikleri ilk PR Dünya Kongresi bir kırılma noktasıdır… Çünkü ölçümleme meselesi ilk kez orada ortaya atıldı; bugün bile Türkiye’de sadece 24 PR ajansının altına imza attığı, “PR’da Hizmet Kalite Standartları”nın temeli orada oluştu; stratejik planlamanın “7 adım modeli” ilk kez orada tartışıldı ve PR’a zamanın ruhuna göre ayar veren daha pek çok yenilik orada konuşuldu.

Biz de Sevgili Salim Kadıbeşegil ile birlikte hasbelkader oradaydık. Helsinki dönüşünden sonra bir yıl içinde olayı Türkiye’ye adapte etmeye çalışmamızla birlikte Selim Oktar’ı da aramıza alarak bir konsorsiyum halinde, ithal olmayan, bize uygun KOÇSİM’i (Koç Stratejik İletişim Modeli) geliştirip 1998 -2002 yılları arasında Koç bünyesinde uygulama şansını elde ettik…

O projenin yöneticisi, Koç’un Başkanlarından Tuğrul Kudatgobilik ve yardımcısı Can Çağdaş’ın teyid edecekleri gibi, Türkiye’de ilk kez uygulanan model gayet iyi çalıştı…

Sonra pek çok firmada aynı model devreye girdi ve zaman içinde öyle bir noktaya gelindi ki, önüne gelen PR şirketi SİP’ten söz etmeye başladı. Ancak aradan geçen 15 yılda dünyada ve pazarda çok şey değişti. Hız ve teknoloji bambaşka bir yöne gitti. Yüz binlerce liralık araştırmalara ayıracak ne kaynak kaldı ne zaman. Bir araştırma 3-6 ay arasını alıyor, bu arada pazar koşulları, tüketici davranışları değişiyordu. A, B, C1, C2, D SES grupları çoktan rafa kalktı. Yerine bambaşka bir segmentasyon anlayışı geldi…
Zaman içinde hem SİP demode oldu, hem de danışmanlık unvanları… İnanılmaz bir yalınlık ve ekonomiklik her alan gibi iletişim dünyasına da hakim olmalıydı. Oldu da…
Bu durumu iki yıldır görüp üzerine çalışmaya başlayanlar, çok daha hızlı, çok daha ekonomik ve etkili bir model geliştirdiler ve modelin patent hakkını bu sefer aldılar. Yakında açıklayacaklar. Yani ayağa düşme şansı bu kez az… 
Öte yandan birkaç ciddi PR ajansımızı tenzih ederek söylüyorum; siz siz olun gelin, müşterinizde üst yönetimin karşısına “DANIŞMAN” olarak çıkaramadığınız arkadaşlara “İletişim Danışmanı” demeyin… Basın bültenlerini (hele de ıvır zıvır yeni ürün için) kablo gibi medyaya yolladıktan sonra basındaki eşe dosta yalvar yakar olup iki haberini “çıkarma” basında sizi “tutan” (müşteri öyle diyor) şirketleri “aldığınızda”, “Bilmem ne şirketi bizi iletişim çözüm ortağı olarak tercih etti” gibi, hem kendinizi, hem de o gencecik kadrolarınızı ve nihayet sektörünüzü rencide edecek komplekse düçar olduğunuz izlenimini yaratacak basın bültenleri yollamayın medyaya…

Zaten yerlerde sürünen sektör itibarını da da aşağıya çekersiniz. Tabii kendinizi de…

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin kaybedeni kimdi?

Herkes kazandığını söylüyor. Bence en çok kaybeden, tüm aşağılanmasına rağmen sesi soluğu çıkmamış olan “Reklam ve PR” sektörüdür. En azından itibarından bir miktar kaybetmiştir.
70’den fazla iletişim fakültesinde reklam ve halkla ilişkiler okuyan binlerce genç, halkla ilişkiler ve reklam sektöründe çalışan binlerce iletişim uzmanı hiç mi rencide olmadılar acaba? Peki, bu gençlerin hocaları, o uzmanların yöneticileri hiç mi üstlerine alınmadılar…
Uzunca bir süredir özellikle CHP’li ve MHP’li siyasetçiler, reklam ve halkla ilişkileri aşağılayıp durdular. Onlarca örneği verilebilir. Sadece bir örnek: Manisa CHP milletvekili Özgür Özel, bize sorarsanız Soma krizi sürecinde kriz iletişimini, üzerine düşen payıyla başarılı sayılabilecek düzeyde yönetmiş neredeyse tek kişi olan Enerji Bakanı Taner Yıldız’ı eleştirmiş ve demiş ki:
“PR çalışması yaptı!”
Peki, ne yapacaktı? 
Peki Ak Parti’nin -beğenin beğenmeyin- ciddi çaba harcanmış reklam kampanyalarını eleştirmekten kendilerinin ne yapmakta olduğunu görmezden gelenlere ne demeli…
Tabii bir de “Dağı taşı Tayyip Erdoğan’ın resimleriyle donattılar!” eleştirisi vardı…
Peki, neyle donatacaklardı?
“Reklam kokan hareketler bunlar!”dan başlayan inanılmaz bir şikâyet süreci… “Medya sadece bunları gösteriyor!”… Sanki 2002’de ilk büyük yenilgiyi aldıklarında da medyanın tamamı AK Parti’den yanaydı…
Bizce bu Cumhurbaşkanlığı seçimi, pek çok yönden incelenmesi, üzerinde çalışılması, bir çok ders çıkarılması gereken bir süreçti…
Sadece siyasilerin değil, özellikle de iletişimcilerin ders çıkarması gereken pek çok husus var. En dramatiği de reklam ve halkla ilişkiler mesleği saldırı altındayken, tahkir edilirken, aşağılanırken, küçümsenirken, iki paralık edilirken iletişim hocalarının ve meslek örgütlerinin gıklarını çıkarmamasıydı.
Neden acaba?
1. Zaten kendileri de yaptıkları işe inanmıyor, saygı duymuyorlar.
2. Sektör, akademi, meslek STK’ları anti AK Parti, anti Erdoğan oldukları için “kol kırılır yen içinde kalır” deyip eyyamcılık yapıyorlar.
3. “Doğru, bunların yaptığı cahilce yorumlar. Tamam… Ama şimdi tavır alırsak, yanlış anlaşılır, AK Parti’yi destekliyoruz algısı doğar” diye düşünüyorlar.
4. “Etkili olmaz canım; derlerse desinler; zaten ne kadar oyları var ki. Kimse dinlemez bunları” diyorlar.
5. Ya da en kötüsü “İt ürür kervan yürür. Bize dokunmayan yılan bin yaşasın. Biz işimize bakalım” anlayışı içinde yollarına devam ediyorlar…
Nedeni hangi şık olursa olsun ya da bunların dışında benim aklıma gelmeyen “muazzam” bir başka neden varsa, o olsun, hiçbir şey fark etmez. Hiçbir şey, gelecek planlarını bu meslek üzerine inşa etmeye çalışan gençlere bu haksızlığı yapmanın bir nedeni olamaz ve hiç kimse bu insanlara böyle bir aşağılamayı reva görme hakkına sahip değildir.
Bu arada iş işten geçmiştir… Bu saatten sonra iletişim hocalarının, reklam ve PR meslek kuruluşlarının verecekleri hiçbir reaksiyon bir işe yaramaz. Günümüzde iletişimin bir numaralı başarı faktörü doğru iş hedefi ise, hemen ardında ikincisi “hız”dır.

Bu yaz ne okudum, ne dinledim?

“Kürk Mantolu Madonna”yı (Sabahattin Ali) daha önce genç yaşta okumuştum. Boşuna okumuşum. Amma çok şey keşfettim ve de amma derinlik…
İkincisi: “Turgut Özal” (Hikmet Özdemir). “Ne var canım biliyoruz!” demeyin. Hiçbir şey bilmiyorsunuz. Yakın tarihimizle ilgilenmeyen bir iletişimci olamayacağına göre tuğla gibi de olsa besmele çekip başlayın. Göreceksiniz sular seller gibi akacak…
Üçüncüsü: “Birbirimize Söyleyemediğimiz Onca Şey” (Marc Levy). Kızıyla problemi olan (Kimin yok ki?) her babanın, babasıyla problemi olan (kimin yok ki?) her kızın mutlaka okuması gerekir. Didaktizmden uzak, son derece eğlenceli, bazı çeviri kusurlarına rağmen gayet akıcı bir roman.
Dinlediklerim:
Bu yaz Kitty Hoff ile tanıştım. Popüler Alman müziğini ilk defa sevdiğimi söylemeliyim. Diğer ilginç tınıları ise Quadro Nuevo – Giovanni Tranquillo, Cornucoppia (Circle of clowns) ve tabii her eve lazım Oystein Sevag… Ve tabii unutmadan: Mercedes Sosa… (Alfonsina Y El Mar)

İLGİLİ HABERLER