“Oh ne iyi, herkes dalga geçiyor!”

Özlem Gürses her zaman “doğrudan siyasete” yakın durmuştu. Bu nedenle de Ekmeleddin Bey’in iletişim danışmanlığını severek kabullenişine hiç şaşırmadım… Beni şaşırtan, bir röportajında “iletişim sistematiği” bilgisi gerektiren sularda seyretmesiydi…

Karşılaştığım pek çok eş dost aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen hâlâ serzenişte bulunur: “Özlem Gürses Hanım’la uzunca bir süre yaptığınız TV programlarını ilgiyle izlerdik. Yazık oldu artık yapmıyorsunuz?” Özlem Gürses Hanım, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu’na İletişim Danışmanlığı hizmeti veren hanımefendi… O TV programlarının, daha doğrusu “formatın”, belli bir hedef kitlede ilgi uyandırmasının bana sorarsanız üç nedeni vardı.

1. Pekçok konuda anlaşamadığımız hususunda aramızda yüzde yüz mutabakat oluşmasına rağmen, birbirimize olan sevgi ve daha da önemlisi saygıda en ufak bir kusur etmiyorduk. Bu farklılık, programa katılan konuklara kendilerini daha da özgürce ifade etme olanağı sağlıyordu.

2. Programın sunucusu, yılların TV tecrübesini arkasına almış olan Özlem Hanım idi. Ben onun işine karışmıyordum. O da programın “daimi konuğu” olarak benim iletişim konusundaki “hasbelkader” yılların içinde oluşmuş –en azından yayınlanmış dört kitapla küçük de olsa kendi çapında bir iddia sahipliğine işaret eden- uzmanlığıma saygı duyuyordu.

3. Kültür meselelerinde anlaşamasak da “Değerler” konusunda aramızda hiçbir çelişki yoktu… Bu da ancak ret ve kabulün, sevmeyle beğenmenin, ilişkiyle iletişimin, malumatla bilginin zıtlığı ve birliğinde görülebileceği gibi, diyalektik, zımni bir uyum sağlıyordu.

Bazıları ona kıl oluyordu, bazıları da bana… Ama sanki herkes bizi bir şekilde kendine yakın buluyordu… Aradan yıllar geçti. Biz hâlâ anlaşamayız. Elbette onu ve ailesini hâlâ severim. Aşağıda yazacaklarımı bu çerçevede okumakta yarar vardır…

Özlem Gürses her zaman “doğrudan siyasete” yakın durmuştu. Bu nedenle de Ekmeleddin Bey’in iletişim danışmanlığını severek kabullenişine hiç şaşırmadım…

Beni şaşırtan, bir röportajında “iletişim sistematiği” bilgisi gerektiren sularda seyretmesiydi… Vatan gazetesinden Murat Çelik’in kendisiyle yaptığı, www.diken.com.tr sitesinde de yayınlanmış röportajda Özlem Hanım “Ekmek için Ekmeleddin” sloganının ortaya çıkış öyküsünü anlatıyor: (http://goo.gl/DpHEdg):

“Söz konusu slogan kampanya gönüllülerinden oluşan ekibin beyin fırtınası sonucu bulundu. Ekmeleddin Bey’in ismiyle ilgili oluşan gündem bize esin kaynağı oldu. Bir arkadaşımız önerdi; üzerinde konuştuk, tartıştık, geliştirdik, çeşitlendirdik ve Sayın İhsanoğlu’nun da onayıyla hayata geçirdik. Sloganın 10 Temmuz’da Çırağan Sarayı’nda gerçekleştirilen kampanya tanıtım toplantısında duyurulmasının hemen ardından sosyal medyada yarattığı etkiyi takip ettik. Ekmeleddin Bey de çok memnun durumdan. Zekâ ürünü esprilerden hepimiz çok keyif alıyoruz. Sosyal medyanın ‘Ekmek İçin Ekmeleddin’ sloganına böylesi bir reaksiyon göstereceğini tahmin etmiştik. Bu kadar çok konuşulması, sosyal medyada bu denli yer bulması, üzerinde espriler yapılması… Tanınırlığın, farkındalığın artması demek bu durum. Bunların hepsi de sloganın başarılı olduğunu gösteriyor. Ve tabii kampanya stratejimizin…”

Son cümleler olmasa, tartışılacak, ders çıkarılacak bir durum olmayacaktı… Ancak son üç cümledeki iddia çok net ve bütün bildiklerimizi unutturacak türden…

Bazı reklam ajanslarının “Olayda bizim adımız geçiyor; vallahi de billahi de bizim bu kampanya ile bir alâkamız” yok diye peşpeşe açıklamalar yolladığı, Türkiye sanayi toplumundan çıkıp bilgi toplumuna doğru koşmaya çalışırken, kalkıp tarım toplumunu çağrıştıracak vaat ve sembol kültürüne sahip çıkmak, savunmak ve de bundan bir başarı öyküsü türetme iddiasında bulunmak, ciddi cesaret işiydi aslında…

Bilindiği üzere, tanınma ve farkındalık, hedef kitlede ikna ve davranış değişikliği sürecini tetiklemek için yeterli değildir. Öyle olsaydı bir zamanlar milletin ekranlara kilitlendiği yarışma ve eğlence programlarında boy gösteren Bayhan, “Biri Bizi Gözetliyor”dan sonradan intihar etmiş olan Ata Türk’ün annesi “ulusal kaynana” Semra Hanım ya da Ciguli, bu ülkeye Başbakan olurdu bu bir…

İkincisi; iletişim meseleleri reklamın güzeli – çirkini, iyisi – kötüsü, konuşulanı – konuşulmayanı ekseninde tartışılmaz. İletişim hedefine bakılır. Kampanyanın Ekmeleddin Bey’e oy verilmesi konusunda ikna edici olup olmadığına, nihai işlevini yerine getirip getirmediğine… Bu bağlamda “Oh, ne güzel herkes eleştiriyor, dalga geçiyor; o halde stratejimiz doğruymuş” şeklinde akıl yürütmeyi anlamamız, pek kolay olamamaktadır.

İletişimde uzmanlaşmak zor iş…

Bir süre önce yayınlanmış bir yazımız üzerine Sayın Ahmet Gülüm Bey’in göndermiş olduğu yanıtı ancak bugün yayınlayabiliyorum… Hatırlatmak için belirtelim; bizim vurgulamak istediğimiz mesele özetle şuydu: Pazarı belirleyen hizmet görenlerin, iletişim sektörünün zaafları yüzünden hizmet verenler için aynı sektörde birden fazla müşteriye servis vermelerine şiddetle karşı çıkarak uzmanlaşmayı engelledikleri hususuydu. Sayın Gülüm ilginç bir istisnadan ve kitap çalışmasından söz ediyor. Katma değerini önemsediğimiz mektubunun bazı bölümlerini aşağıya alıyorum…

“Bahse konu yazınızda özetle; ülkemizde reklam endüstrisinin uzmanlaşmaya değer vermediğinden, bu anlamda uzmanlaşmış ajanslar kurma konusunda cesaret gösterilmediğinden belirtiyor, bugüne kadar böyle bir ajans kurmaya kimsenin cesaret edemediğini söylüyordunuz.

Oysa kuruluşumuz Sportsnet, 2001 yılı gibi ülke ekonomisi adına son derece sorunlu bir dönem olan kriz yılında kurulmuş ve Türkiye’nin ilk spor odaklı reklam ajansı olarak kurulan şirketimiz bugüne kadar bu felsefesinden hiç sapmadan ülkemizde ‘Spor odaklı pazarlama iletişimi’ diye bir kavramın ortaya çıkarılmasına ve bu felsefe ile markalara birbirinden özgün fikirler üreterek 350 Milyon USD üzerinde bir kaynağın spor mecrası etrafında kullanımına katkıda bulunmuştur.

Bünyesinde çalışan 100’ün üzerinde insan kaynağı ile etkinlik ajansı Ali Sports’u, Türkiye’nin ilk spor odaklı dijital ajansı V02’yu ve son olarak da kendi spor kanalı SportsTV’yi kurarak bir şirketler grubu oldu.

Mektubumun ekinde yollamış olduğum ‘Panoda Yer Yok’ isimli kitabımda da, bu teorik yaklaşımın detaylarını küresel ölçekte yaşananlar ve kavramlarla açıklamaya çalışarak, spor endüstrisi lie pazarlama iletişiminin kesişmiş olduğu büyük alanda geleceğe dönük bir bakış açışı oluşturmaya çaba sarf ettim.”

Ahmet Gülüm Bey’e kitabının yazım sürecinde başarılar diliyor ve bu çalışmasının iletişim disiplininin pratiğinde aynı sektörde rakip şirketlere hizmet vererek büyük bir ihtiyaç olan gecikmiş uzmanlaşmaya katkı sağlayacağına olan inancımı ifade ediyorum.

“Yaşam koçu” denilince…

Dergimiz Marketing Türkiye’nin geçen sayısında istemeden bir arkadaşımızın kalbini kırmışım. “Size bir ‘Spiritüel Yaşam Koçu’ versem?” başlıklı yazımızda PRoaktif İletişim’den gelen bir basın bültenine dikkat çekmiş ve bu bültenden kendisini tanımaya çalıştığımız, internet kaynaklarında 24 yaşında olduğunu yazan Gülnur Ünal Hanım’ın yaşına göre iddialı bulduğumuz unvanından başlayarak (Spiritüel Gelişim Danışmanı) herhangi bir otokontrolü bulunmayan sektörde bu konudaki aşırı “cesarete” dikkat çekmeye çalışmıştık.

Gülnur Hanım’dan gelen mail’i, örnek bir üslup harikası olarak sunmak isterim:

“Sayın Ali Saydam,

Benim şahsım, çalışmalarım ve eğitimim hakkında kaleme aldığınız yazıyı okudum. Öncelikle bu zamana kadarki tecrübenizle hem kendi çevrenize hem de gençlere aktardığınız bilgileri her zaman yakından takip etmişimdir. Bu nedenle her “bilgili” insana olduğu gibi size de saygım çoktur.

Çok uzun yazıp kendimi savunma çabası içine girmeyeceğim. Söylemek istediğim 31 yaşındayım ve bu yaşıma kadar hiç boş vakit geçirmedim. Önemli olan yılları neyle doldurduğunuz ve nasıl yaşadığınızdır. Bu zamana kadar insanların hayatlarına bir damla olumlu katkıda bulunabiliyorsak hepimize ne mutlu.  

Saygı ve sevgilerimle

Gülnur Ünal / Spiritüel Gelişim Danışmanı”

Ben de kendisine özürlerimi şöyle ifade ettim:

“Gülnur Hanım,

E-mail cevabınız için teşekkürler. Yaşınız ile ilgili maddi hata için özür dilerim. Ancak keşke internet ortamındaki sizinle ilgili bilgileri düzeltseydiniz. Yine de istemeyerek vesile olduğum hatayı ilk fırsatta düzeltmeye çalışacağım.

Benim değerlendirmem sizin şahsınızdan çok basın bültenindeki ‘ses tonu’ ile ilgiliydi. Başarılarınızın devamını dilerim.”

Benzer bir açıklamayı da PRoaktif İletişim’den Sayın Taşdemir’e gönderdim.

Her şey benim ön yargımdan kaynaklanmış olmalı. “Yaşam Koçu” deyince aklıma 24 yaşında –hatta 31 yaşında- biri değil, durmuş oturmuş, yaşını başını almış, “bilgece bir olgunluk” geliyor herhalde…

 

 

İLGİLİ HABERLER