Mesele sadece buz kovasını kafadan boca etmek mi?

ALS Ice Bucket Challenge kampanyası, aslında geçmişin, “Eğer sana gelen mesajı 10 kişiye dağıtmazsan başına iş açılacak ya da dağıtsan kısmetin açılacak” türü titan çalışmalarının zamanın ruhuna uygun siber versiyonu.

Hekimler her ne kadar sağlık açısından sakıncalarına dikkat çekiyorsa da gördüğüm kadarıyla viral kampanya tüm dünyada eboladan daha hızlı yayılıyor. Çünkü küçücük bir aksiyonla, yorulmadan hem de eğlenerek, içinde ünlülerin de bulunduğu büyük grubun hayırlı bir parçası olmak iyi geliyor. Ayrıca bu bir gruba ait olma ihtiyacımızı da karşılıyor. Herkesin gözü önünde hasıma meydan okumak, ondan önce harekete geçmek ve nihayet bunun izlendiğini bilmek, yarışmaktan hoşlanan insanî yanımızı tatmin ediyor. Ve nihayet kendi mecramızda kendimizi anlatabileceğimiz makul bir gerekçemiz oluyor. Kaldı ki kampanyanın zamanın ruhuna uygun bir de eğlence yanı var ki Ice Bucket Challenge salgınının kısa sürede durması beklenmemeli. Kendi türünün ilk örneği kadar çok ilgi çeker mi bilinmez ama toplumları bir araya getirecek kampanyalar bundan böyle bu türden devam edecek.

Ete kemiğe bürünme ihtiyacı

Markaların, kâr amacı gütmeyen kuruluşların, siyasi partilerin ve algı yönetenlerin bu kampanyadan çıkaracak epey dersi olmalı. Ancak benim çıkardığım ders, üreme ve yemek yeme hariç her şeyin internet hattı üzerinden yapılabileceği iddiasının giderek zayıflayacağı. Genç internet kullanıcısı, masanın başından kalkıp ete kemiğe bürünmek, yaşıtlarıyla fiziksel anlamda aynı ortamda bulunmak istiyor. Binlerce oyun severi mobil ekranlarıyla Ülker Arena’ya toplayan Riot Games organizasyonu da bunun bir yansıması olmalı.

Yeri gelmişken almış başını giden bu eğlenceli buz kovası oyununun amacını hatırlatmadan geçmeyelim. Epey uğraşıp tepeden aşağıya buz kovasını dökmenin tek nedeni, ALS hastalığıyla mücadelede sizin de az çok demeden çorbada tuzunuz olsun demek. Viral kampanya ben Amerika’da iken başladığında jetlag’li gecelerimde çorbaya tuz atan pek çok ünlünün videosunu izledim ancak görüyorum ki bizim ünlüler işin sadece eğlence yanında. Anlaşılıyor ki bu yardım kampanyasını da kendimize benzetip kişisel pazarlama adına hem de bedavadan bir mecraya dönüştürdük. Unutmayalım, pamuk eller cebe lütfen.

Giysileriniz bakın neler diyor?

Araştırmalar, ne yersen değil de ne giyersen olsun diyor. Mesela sürekli kola kravat gezenlerin ne kadar isteseler de düşündükleri kadar şirin olmayacaklarını iddia ediyor. Method Reaserch Company’nin dış görünüşten ziyade iç görünün ortaya konulduğu MAPCode araştırmasında bakın giydiklerimizle etrafımıza nasıl mesajlar veriyoruz?

Bugüne değin markalar kendilerine bir kimlik seçip tüketicilerine bunu dayatırken MAPCode, dayatmaların pek işe yaramadığını söylüyor. Örnekler üzerinden açıklayayım. 33 ilde her ay 2 bin kişiyle yapılan araştırmada tüketicilerin en beğendiği tekstil markaları sıralamasında ilk üç Adidas, Mango ve Mavi Jeans. Adidas’ın rakibi Nike ise de tüketicilerinin bu markaları satın alırken iç görüleri tamamen farklı. Seçim, spor yapmanın çok ötesinde. Adidas’çılar prestijli, Nike’cılar tutkulu olduklarını markaları üzerinden haykırıyor. Mango’nun rakibi Koton gibi gözükse de aslında Mango giyenler bohem ve şık, Koton giyenler ise şirin olduklarını göstermeye çalışıyor. Liste uzun, meraklıları araştırmanın ayrıntıları için 1 Eylül Marketing Türkiye’ye bakabilir. Görüldüğü üzere markalar kendilerini konumladıkları yer ne olursa olsun tüketicileri kendi duygularının peşinden gidiyor ya da tam tersi mi? Markalar tasarımlarını bohem ya da şirinlik üzerine konumlayıp mesajlarını bunların üzerinden verdikleri için biz kadınlar kendimizi öyle ya da böyle mi hissediyoruz yani ipin ucu yine onların elinde mi? Ancak konumlamalarını sağlam yapmış markalar bir yana markalaşma sürecinde olan üreticilerin fiyat, kalite, dağıtım somut üçgeninden çıkıp kendilerine duygusal dokunuşlar bulması gerekiyor.

Markalar, Türk takımları yerine yabancılara sponsorluk yapıyor

Futbol sezonu yaklaşıyor. Digiturk’ün futbolun keyfinden, heyecanından ve kardeşliğinden söz eden reklam kampanyası da başladı. Fakat heyhat! Lig henüz başlamamış olsa da kulüp yöneticilerinin karşılıklı atışmaları futbol endüstrisinde suların henüz durulmadığını gösteriyor. İlgi çekmek, vatandaşı oyalamak için desem doğru değil çünkü futbol sahalarını terk eden sponsorların da, maça gitmek istemeyen taraftarın da sayısı giderek artıyor. Eskiden almak için kıran kırana mücadele ettikleri sponsorluklardan Turkcell, Ülker, Bank Asya, Türk Telekom ve Avea sessiz sedasız çıkıverdiler. Haksız da sayılmazlar. Türk sporu özellikle de futbol artık dostluğun, keyfin konuşulduğu yerler değil.

Bugün gelinen durum şudur: Fenerbahçe forma sponsoru almayacağım dedi. Galatasaray hâlâ arayışta ama şu ana kadar bilindik bir sonuç yok. Sadece Beşiktaş uzun vadeli işbirliğinin bir parçası olarak Vodafone’u göğsünde taşıyacak. Başkanların medyadaki karşılıklı salvoları devam ettiği sürece büyük bütçeli yeni sponsorların futbola gireceğini varsaymak ise yanlış olur.

Ancak kitleleri etkilemek açısından spor, markalar için göz ardı edilebilir bir alan değil. Bu nedenle Türk takımlarından tasarruf edilen sponsorluk bütçeleri küresel marka olma vizyonuyla izleyici garantili yurtdışındaki takım ve kaliteli organizasyonlara akıtılıyor. BEKO, Anadolu Efes, THY, Avea, Türk Telekom, Acıbadem Hastaneleri, D’S Damat, Ramsey ve Denizbank, futbolun yanı sıra voleyboldan basketbola pek çok takım ve organizasyonda sıklıkla görülüyor. Markaların hassasiyetini anlamak gerek ancak böyle giderse Türk futbolunun tek sponsoru Digitürk kalacak. O da mecburiyetten!

Kaynak: Zaman

İLGİLİ HABERLER