Keşke bilerek “Evet” ya da “Hayır” desek!

Ali SAYDAM

  Siyasi iletişim tarihimizde önemli yer tutacak bir se­çim atmosferi içindeyiz. En önemli durum şu: Neye “Evet” veya “Hayır” diyece­ğini…
PAYLAŞ

 

Siyasi iletişim tarihimizde önemli yer tutacak bir se­çim atmosferi içindeyiz. En önemli durum şu: Neye “Evet” veya “Hayır” diyece­ğini bilenlerin sayısı o kadar az ki… TV’lerde tartışma programları bu yüzden kör dövüşü haline gelebiliyor. Örneğin Cumhurbaşkan­lığına aday olan iki parti liderinden kaybe­denin, Meclis’e de giremeyeceğini acaba kaç kişi biliyor? Böyle bir durumda siz Sa­yın Kılıçdaroğlu’nun yerinde olsanız, kay­bettiğiniz takdirde açıkta kalacağınız parti başkanlığını da tehlikeye sokabileceğiniz bir Cumhurbaşkanlığı seçiminde mi aday olursunuz yoksa, başkanlığı elinizde tutma­ya devam edip milletvekilliği seçiminde mi?

Bugüne kadar girdiğiniz her seçimi kay­betmiş ancak buna rağmen liderliği sür­dürmüşsünüz. Şimdi her şeyi kaybetmenin ne âlemi var, diye düşünmeniz makul ol­maz mı?

Cumhurbaşkanı’nın Meclis’i feshedip se­çime gittiği anda iki hakkından birini kay­bedeceğini, Cumhurbaşkanı’nın görevini sağlık sorunu veya vefat nedeniyle yerine getirememesi halinde, ABD’de olduğu gibi yardımcılarının (yani onun tarafından atan­mışların) ABD’deki seçilmiş Başkan Yar­dımcısı gibi onun yerine geçemeyecekleri­ni, ülkeyi 45 gün içinden seçime götürmek zorunda olduklarını, sorun bakın etrafınıza kaç kişi biliyor… Şu ana kadar görüldüğü kadarıyla, siyasi iletişim, ayrıntılı bilgilen­dirme üzerine değil daha çok makro planda yapılan propaganda çalışmalarıyla yürütül­mekte.

Altı kez “Evet” – “Hayır” oylaması yapılmış.

Bunun beşinde “Evet” çıkmış. Buna bakarak Evet’in daha şanslı olduğunu söyleyenler de var; pusulanın kahverengi olması ve beyazla karşılaştırıldığında toprak renginin pek de avantajlı olmadığını iddia edenler de…

Hele Kadir Has Üniversitesi’nin yayınladığı bir araştırma var ki CHP bu çıktıları dilerse bir kez daha ölçtürüp olayı bu referandum dışında ciddiyetle değerlendirmeli.

Üniversite’nin son “Türkiye Sosyal-Siyasal Eğilimler Araştırması”nın üç tane kritik çık­tısı var:

  1. Araştırmaya göre ülkemizde kendisi­ni “Muhafazakâr, Dindar ve Milliyetçi” olarak tanımlayanların oranı yüzde 60 (Bu gerçek bazılarının ülkeyi terk etmeyi düşün­melerine neden olabiliyor);
  2. AK Parti’nin tabandaki konsolidasyo­nunda ve lideri destekleme konusunda hiç sorun yok. Tabanın hem partiye güveni yüzde 90’ların üzerinde hem de liderine;
  3. Oysa CHP’de partisini beğenmeyen CHP’li seçmenlerin sayısı beğenenle­rin sayısına eşit. Yani iki CHP’liden biri oy vermesine rağmen partisinin icraatından memnun değil. Liderine verdiği destek ise vahim: Sadece yüzde 15 oranında…

Bu oranlar 16 Nisan’a kadar değişmez. Peki o zaman Evet çantada keklik mi? Kesinlikle değil. Çünkü AK Parti’nin içindeki “Yetmez ama Evet”çiler diye bilinen “Millî ittifak” oyları hayli yüksek ve bunlar son derece kırılgan. Alternatif görürse ya da “Evet de­mezsem hiçbir şey değişmeyecek ki” diye düşünüp her an Hayır’a dönebilir. Hayır’cı­ların içinden de Evet’e dönebileceklerin sa­yısı hayli fazla olabilir…

CHP’nin “AKePe” demekten vazgeçip, ikti­dar partisinin adını doğru telaffuza yönel­mesi, saldırmaktan vazgeçip mutedil bir kampanya yürütmesi, sandıktan korkuyor algısı yaratmamak için AYM’ye gitmekten vazgeçmesi, yıllar sonra nihayet “canvas­sing” adıyla yeniden keşfettiği “seçmenle dolaysız temas yaklaşımı” tercih etmesi, yukarıda sıraladığımız sonuçlarla ilgilidir herhalde.

Hiçbir seçim ya da referandumda geçirgen­lik bu kadar yüksek olmamıştı. O neden­le araştırma şirketlerinin bu kez işleri çok zor…

Yakın geleceğe ne kadar hazırız?

oy2Davos World Economic Forum’da ele alınan önemli konulardan biri de “The Future of Jobs” (İş Hayatının Geleceği) imiş. Türkiye ile ilgili bilgileri de içeren Eylül 2016’da yayınlanmış geniş çaplı bir araştırma Dünya Ekonomik Forumu tarafından tartışmaya sunulmuş.

İş dünyasının gelecek tasarımı üzerine birazcık kafa yoranlar için hayli önemli bir kaynak olma hüviyetini taşıyan araştırmanın alt başlığı şöyle: “Employment, Skills and Workforce Strategy for the Fourth Industrial Revolution”… Türkçe yaklaşık şu şekilde ifade edilebilir: Dördüncü Sanayi Devrimi bağlamında İstih­dam, İş Becerileri ve İş Gücü Stratejileri…

Araştırma sonuçlarının tamamını bu sayfalarda ele almak olası değil. Meraklısı genişçe bir yönetici özetini internetten bulup PDF formatında indirebilir: http:// reports.weforum.org/future-of-jobs-2016/

Çok da uçuk tarihlere uzanarak değil, çalışma dünyasının 2020’lerde nasıl bir biçim ve içerik alacağını sorgulamışlar araştırmada. Şu tespit çok çarpıcı: Bugün ilköğretime giren çocukların yüzde 65’i eğitimleri sonrasında, bugün hiç var ol­mayan yepyeni işlerde çalışacaklar. Bu saptamanın bir ucu hiç şüphesiz bugün yirmili yaşlarda olanlara da dokunuyor. Bir gün rekabetçi avantajı kaybedip de­ğişen koşullara ayak uyduramadıkları için çaresizliğe “duçar” olduklarında “Ne­rede hata yaptım ben?” diye hayıflanmak istemiyorlarsa becerilerini hangi yönde geliştirmeleri gerektiğine bakmalarında yarar var…

Araştırmada, önce “değişimin sürükleyicileri” (Drivers of Change) tespit edilmiş. Bunların ilk 5’i etki konusundaki ağırlık puanlarına göre şöyle sıralanmış:

  1. İşin doğasının değişmesi, esnek çalışma
  2. Gelişmekte olan pazarlardaki orta sınıf
  3. İklim değişikliği ve doğal kaynaklar
  4. Jeopolitik belirsizlik (dalgalanma, volatilite)
  5. Tüketici etiği ve kişisel özel alan konusu

Sonra “İstihdamdaki Eğilimler” (Employment Trends) ortaya konmuş.

Buna göre 2015 – 2020 yılları arasında işlevlerini yitirecekleri için 7,1 milyon iş olanağı (görev tanımı) ortadan kalkacakmış. Yok olacak bu işlerin yerine 2,1 milyon yeni iş tanımı ilişkili alanlarla ilgili olacakmış…

Üçüncü olarak da iş hayatındaki yeni ve gelişmekte olan roller belirlenmiş. De­nekler tarafından; büyük veri ambarlarını anlamlı bir şekilde çözümleyecek ana­listler; özel yetiştirilmiş satış temsilcileri; enerji, medya, eğlence ve enformasyon sektörü gibi alanlarda yeni tanımların ortaya çıkacağı ileri sürülmüş.

Bu tablo çok yakın bir geleceği işaret ediyor. “Daha önümüzde çok zaman var. Bize değmez bu işler” diye düşünmek hayli tehlikeli. “Bireysel gelişimi planlama­ya, bireysel mesleki ve entelektüel gelişimi tasarlayıp yönetmeye gerek yok” diye düşünenler, geç kaldıklarını anladıkları anda iş işten geçmiş olacak, ne yazık ki…

PAYLAŞ