İletişim sektörü kaç yıl geride?

Fee’ler (hizmet bedelleri) düşüyor, ücretler düşüyor, kurumsal vatandaşlık ilkeleri dahil kurumsallaşmanın hiçbir gereği gündeme gelemiyor. Bunun sonucu olarak çalışanlar kültür, değerler, gelecek tasarımına göre değil üç kuruş beş kazanç karşılığında iş değiştirmeye yatkın hale geliyorlar…

Aynı konuyu ısrarla tekrar tekrar yazmanın faydası var mı? Var… Kavrama ya da dilerseniz “usa varma” diyelim, ancak “tekrarla” (perseverasyon) mümkün olabiliyor. 
Sıtkım sıyrılmasa bu konuya değinecek de­ğildim yine de… Ama artık sıkıldım aynı fil­mi defalarca görmekten… 
24 yıl içinde pazar değişti, strateji kavramı değişti, SİP (Stratejik İletişim Planı) demo­de hale geldi, PR anlayışı değişti, şirketle­rin PR’a bakışı ve ondan beklentileri değiş­ti; hizmet alan şirketlerin kadroları değişti. “Her haberini çıkarırım ağabey, sizi diğer ağabeylerle bir araya getirip iş yapmanızı sağlarız” türden atraksiyonlar yememeye başladı. “PR Kızları” kavramı yavaş yavaş anlamını yitirirken, diğer yandan müşteri PR’ı üç kuruş beş para verip “haberlerinin çıkması”nı sağlayan “fırdöndü PR’cı” (Spin Doctor) olarak görmeye meyilli oldu. “PR yapmak”, “Reklam kokan hareketlerde bulunmak” gibi kavramlarla özellikle siya­silerin getirdiği “alay eder” gibi sektör aşa­ğılayan söylemlere kimse sesini çıkarmadı; bütün bunlar değişti… Bazı şeyler, tezvirat ve şeamet telalları değişmedi…

Sektörün oksijenini azaltan bu kadar çok olumsuzluğun ortasında kitapların temiz havasına kapıldığımız bir hafta sonunda doktora tezinden yola çıkarak ikinci kitabı­nı yayına hazırlayan eşim ve Bersay Ajans Başkanı Dr. Arın Saydam’ın “Sürdürüle­bilir İletişim”e odaklanan çalışmasına göz attım. Bir küçücük bölümü buraya alma konusunda kendisinden izin istedim. Bana hayli ilginç gelen bir bilgi şöyle: 
2003 yılında yani 11 yıl önce ABD’nin ciddi meslek kuruluşlarından PRSA Counsellors Academy üyeleri arasında yapılan bir araş­tırmada “Gelecek 10 Yıla Damgasını Vu­racak Beş Önemli Halkla İlişkiler Sorunu” belirlenmiş. 
2002 yılında üyeler arasında yapılan oyla­manın ardından bir atölye çalışması ile bul­gular tespit edilmiş.

Bulgular şöyleymiş:

– Stratejik planlamanın geliştirilmesi için iletişim önemlidir. 
– Yönetim, hukuk ve finans danışmanla­rının halkla ilişkiler alanına el atmaları sorun yaratmakta ve dolayısıyla halkla ilişkilerin güvenilirliği hakkında kuşkular doğmaktadır. 
– Halkla ilişkilerin stratejik iletişim ya da itibar yönetiminden ziyade “göz boyama sanatı” olarak algılanması bir sorun olarak devam etmektedir. 
– Halkla ilişkiler tanımının tekrar yapılma­sı gerekmektedir. 
– Halkla ilişkiler yanlış anlaşılmış bir uz­manlık alanıdır.

Tüm bu sorunların çözümü için ise öneri­ler; değerlendirme ve uzun vadeli etkin­liğin ölçümüne vurgu yapılması, kalifiye elemanların sektöre çekilmesi, üniversite öğrencilerini sektöre çekecek teşvik konu­larının yönetilmesi olarak belirlenmiş. 

Sonra bunlara beş madde daha eklenmiş:

1. Halkla ilişkiler eğitim ve müfredatının geliştirilmesi; 
2. İş ahlâkına duyulan güvenin yeniden in­şası; 
3. Ekonomik sorunlar ve müşterinin hiz­met bedellerini düşürmesi karşısında stra­tejik yaklaşım konusunda direnilmesi; 
4. Ajansların mesleki standartlarının yük­seltilmesi; 
5. Halkla ilişkilerin topluma sağladığı fay­daların vurgulanması. 
Şimdi kendimize soralım. Benzer bir çalış­mayı bizimkiler yapsa? Halkla ilişkilerin gelecek 10 yılda çözülmesi gereken sorun­larını saptamaya çalışsalar; yukarıdakiler­den hangisi olmazdı o listede acaba? 
Dünya dönüyor, pazar değişiyor… Müşte­rilerin ihtiyaç ve talepleri değişiyor, tek­noloji değişiyor… Türkiye’ye gelen yabancı firmalar iletişim hizmeti alma konusunda karşılarında büyük bir zenginlik bulamı­yorlar. Hizmet alan şirketlerin yönetici ve iletişimcileri, onlara hizmet vermesi söz konusu olan ajans çalışanlarının entelek­tüel ve mesleki birikimlerinin fersah fersah önüne geçmiş durumdalar… Tatminsizlik diz boyu… 
Doğal sonuç: Fee’ler (hizmet bedelleri) düşüyor, ücretler düşüyor, kurumsal va­tandaşlık ilkeleri dahil kurumsallaşmanın hiçbir gereği gündeme gelemiyor. Bunun sonucu olarak çalışanlar kültür, değerler, gelecek tasarımına göre değil üç kuruş beş kazanç karşılığında iş değiştirmeye yatkın hale geliyorlar… 
Yazık…

İşe girerken ilk soru: Nerede oturacağım?

Şu “oturma” meselesi bizim kültürü­müzün değişmez parçalarından bi­ridir. İstediğiniz kadar şu tespit asa­bınızı bozsun ama unutmayın ki biz, “oturan” bir milletiz… Bir işe girerken “Ben nereden çalışacağım?” diyen biri­ne rastlamadım bugüne kadar. İlle de “Nerede oturacağım?”. Çocukken ba­bam komşumuz Salim Rıza Bey (Kırk­pınar) Amcalara yollardı. Soru klasikti: “Müsaitseniz, babamlar size oturmaya gelmek istiyorlar…” Yani, “Sohbete, muhabbete” falan değil, “oturmaya”… “Nerede yaşıyorsunuz?” diye de sorma­yız… İlle de “Nerede oturuyorsunuz?”… Toplantılarımızın adı bile o fiille ilgili­dir: “Oturum!”

Protestomuzu bile “oturarak” yapa­rız… Tam da bu konulara takılmışken Temuçin Tüzecan dostum 8 Eylül’de Washington Post’ta yayınlanmış mü­kemmel bir araştırma göndermiş. Başlık şöyle: “Take a seat. You may be able to reverse the damage to your he­alth.” Yazının ilk giriş cümlesi de şöy­le: “Günde 8 saat veya daha fazla süre oturmak, ölümcül olabilir”. 
Indiana Üniversitesi tarafından yapıl­mış araştırmada beşer dakikalık yürü­yüş araları vermediğiniz takdirde, cid­di kan dolaşımı sorunları yaşamanızın kaçınılmaz olduğu belirtiliyor. Araştır­maya göre bir saat oturduğunuz anda kan dolaşımınız yüzde 50 oranında so­run yaşamaya başlıyormuş. 
Ernest Hemingway romanlarını ayakta yazarmış. Victor Hugo’nun da roman­larını ayakta yazdığı söylenir… ABD’de bazı iş yerlerinde şimdiden ayakta ça­lışma ortamları sağlanmış. (http:// goo.gl/YJ9yic ) Darısı başımıza…. 
Bizim sektörde de “oturmak” ciddi has­talıktır… 

Bir “Halkla İlişkiler Müzesi”ne sahip olabilmek…

Shelley Spector, uzun yıllardır halkla ilişkiler yöneticisi olarak çalışmış bir ileti­şim uzmanı. En önemli özelliği bir “Halkla İlişkiler Müzesi” kurulmasında öncü rol oynaması. New York Times’a verdiği röportajdan öğrendiğimize göre bu mü­zede 20 yıl süreyle sektörün geçmişini yıllar içinde birikmiş belge değeri taşıya­cak çeşitli nesneleri, video söyleşileri, kitapları, fotoğrafları bir araya toplamış. Müze, Ekim ayının başında Manhattan’daki Baruch College’de açılıyormuş.

Müzenin temel taşını, halkla ilişkilerin babası olarak bilinen Edward L. Ber­nays’in eserleri oluşturuyormuş. Ms. Spector, “İnsanlara halkla ilişkilerin uygu­lamasının ne demek olduğunu anlatmamız ve Bernays’in neden halkla ilişkilere üst düzeyde bir statü kazandırmak istediğinden söz etmemiz lazım” diyor.

Gel de kıskanma! Türkiye’de acaba bir “Halkla İlişkiler Müzesi” ne zaman ku­rulabilecek dersiniz? Bu işin başını Türkiye’de çekebilecek sadece iki kişi vardı: 
Prof. Dr. Alâeddin Asna ve sevgili Betül Mardin Ablamız…

Onlardan sonra gelen kuşağın ve yine onların yönetiminde ve desteğinde, Türki­ye’nin halkla ilişkiler tarihini belgeleyecek ve bunu iş dünyası, eğitim dünyası ve sektör çalışanlarıyla paylaşarak halkla ilişkilerin hak ettiği itibar noktasını ya­kalamaya çalışmaları gerekirdi. Belki o zaman, Manisa Milletvekili Özgür Özel Bey’in, Enerji Bakanı Taner Yıldız’ı “Soma’da PR yaptı” diye aşağılamaya kalktı­ğı, sektör ve akademi dünyasının da sessiz kaldığı örneğe benzer yüzlerce hicap veren ifadelerle meslek itilip kakılmazdı.

 

İLGİLİ HABERLER