Bülent Korman’la buluşmak…

Zekâ ve mizah bir araya geldi mi, hele de buna yaşamın derinliklerinden süzülen bir deneyim zenginliği eklendi mi, tadından yenmez bir durum ortaya çıkabilir… Bu durum, insanların soyut üretimleri için de, bizzat kendileri için de geçerlidir.

Bülent Korman yukarıdaki parametreler nezdinde benim hep yükseklere koyduğum bir büyük ustadır…

Lütfetmiş bana kitabını yollamış. “Akşama sevgilim, unutma, doğal gıda getir”… Kitabın bir de Formatını anlatan üst başlığı var: “Reklam ve reklamcılık üzerine yazılar, konuşmalar”…

Yukarıda sözünü ettiğim zekâ – mizah – deneyim üçgenine bir tadımlık örnek olması dileğiyle, kitabın “Giriş gibi” adını taşıyan ve 12 Kasım 1990 tarihli Cumhuriyet gazetesinden alınıp konulmuş olan bölümü aktaralım:

“Ankara’da TRT’nin öncülüğünde düzenlenen Reklamcılık Sempozyumu’nda sektör sözcüleri, kamuoyunda canavar gibi algılanmaktan yakındılar. Reklamcılığın güvenilir meslekler sıralamasında en altlarda olmasından üzülerek söz ettiler.

Sempozyum boyunca konuşmacılar tarafından ilginç reklam, reklamcı tanımlamaları da yapıldı. İşte bir örnek:

Bülent Korman: ‘Yıllar önce, genç Eli Acıman beye ne iş yaptığını sormuşlar. ‘Reklamcılık’ deyince, ‘Yaz, komisyoncu’ demişler.

Sait Faik pasaport almak için polise başvurmuş. Görevli memur ne iş yaptığını sorduğunda, ‘Yazar’ diye yanıtlamış. ‘Yaz, işsiz’ demiş.

Bu toplantıda konuşulacakları kayda geçirecek arkadaşlara yardımcı olmak istiyorum: Ben, bir ‘reklam yazarıyım’.”

Kitap özellikle iletişim mesleğine meyilli olan gençler için bir hazine. Benim için de. Ben de bir ölçüde o kategori içinde görebilirim kendimi… Kitabın bir zayıf tarafı var sadece… Hayır, daha önce yayınlanmış metinler olması değil. Daha önce yayınlanmış metinler anlamlı bir şekilde bir araya getirildi mi, olağanüstü bir katma değer çıkabilir ortaya. Burada olduğu gibi… Kitabın zaafı o değil, şu: Parayla satılıyor olmaması…

Bülent Bey Allah’tan bir nüsha da bizim kütüphaneye armağan etmiş. Dileyen gelip ödünç alabilir. Ancak edinmek isteyen ne yapacak?.. Fotokopi ile mi çoğaltacak? Sahaflara gelmesini mi bekleyecek? Pek çok soruna çözüm bulmuşsunuz Bülent Bey, buna da bulursunuz mutlaka…

Bülent Bey’le bir gün karşılaşıp sohbet etmek isteyen, ancak buna olanağı olmayan herkese bu kitabı gönül rahatlığıyla tavsiye ederim. Ellerinize, aklınıza, ruhunuza sağlık, sevgili Bülent Bey…

 

Yeni Rakı dünya markası olur

Kızım bayıldı. Hemen el koydu. Yeni Rakı, basın bültenini bir promosyon kutusu içinde yollamış. Heyecanlanmamak olası değil. Benim içkiyle pek başım hoş değildir. Buna rağmen etkilendim doğrusu.

Kutunun içinden bakın neler çıktı: Bir adet tef. Öyle oyuncak falan değil. Al eline konser ver… Bayağı profesyonel. Bir adet mavi renkte tişört. Kaliteli ve şık. Bir adet rakı bardağı. Bir dublelik şişede Yeni Rakı… Ayrıca minicik bir kart. Üzerinde meze tarifi… ‘Hanut’ (gizli rüşvet) gibi algılanması olası değil. Maddi değer karşılığı hiç de yüksek değil… Fakat son derece sempatik…

Kızımın el koyduğu paket mi bana bu yazıyı yazdırıyor? Hayır… Ama, itiraf etmeliyim ki, yazdırabilirdi de… Yeni Rakı’yı gündemime getiren husus, başlıbaşına marka olarak serüvenidir. Nasıl bira Almanya’nın ülke markasını güçlendiriyorsa, nasıl viski İngiltere’yi, şarap Fransa’yı, votka Rusya’yı, saki Japonya’yı, burbon ABD’yi, grappa ya da limoncello İtalya’yı ‘promote’ ediyorsa, Yeni Rakı da benzer bir rolü Türkiye için oynayabilirdi… Pastis’e, Uzo’ya rağmen…

İşte paketten çıkan bir basın bülteni bu yolda önemli bilgiler aktarıyordu. Mey İçki, Yeni Rakı’yı bir dünya markası yapmayı kafaya koymuştu. 2011 Impact Databank raporuna göre dünyanın 14’üncü en değerli içkisi haline gelinmişti zaten. Bu kez de Cannes Lions Yaratıcılık Festivali’ne katılmış Yeni Rakı… Etkinlikler, tanıtım filmleri vb…

Bilindiği gibi Yeni Rakı’nın sahibi Mey İçki, Diageo tarafından satın alınmıştı. Kimin tarafından satın alındığı hiç önemli değil günümüzde. Kullandığımız ürünlerin temsil ettikleri ülke kültürü ile ait oldukları şirketlerin merkezlerinin bulunduğu ülkelerin kültürleri çoğunlukla birbirleriyle alakalı olmuyor… Ancak markaya atfedilen kültür ve vaat hangi ülkeye aitse, akılda o kalıyor. Yeni Rakı da bu bağlamda sapına kadar Türk’tür ve ülkemizin markasına katma değer getirir… THY gibi, Mavi gibi, Anadolu Ateşi gibi, Tarkan, Sezen Aksu, Fazıl Say gibi, Mevlana, Farabi, İbni Sina gibi…

Heyecanlanmamın nedeni budur, efendim…

 

Üçüncü sektör ondan sorulur

Sevgili Erdal Yıldırım ile Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği Genel Sekreteri olduğu 6 yıl boyunca çok yakın çalıştık. Sonra Türkiye’nin en büyük ve güçlü STK’larından biri ve Cumhuriyet döneminin ilk büyük özel Vakfı olan Vehbi Koç Vakfı’na Genel Müdür oldu. 15 yıldır bu görevini sürdürüyor. Yıldırım bu görevindeyken de uzunca bir süre iletişim meselelerinde kendisiyle birlikte çalıştık…

Deyin ki, “Bu süre içinde hanginiz hanginizden daha fazla şey öğrenmiştir?”

Hiç düşünmeden yanıtlarım. Benim Erdal Yıldırım’dan öğrendiklerim onun benden edindiği bilgilerden fersah fersah fazladır…

‘Fundraising’ (fon oluşturma, tabiri amiyane ile ‘bağış toplama’) konusunda ve de vakıfların ve diğer STK’ların yönetimi meselesinde master ve üstü düzeyde akademik çalışma yapmış ve bu yaptığı çalışmayı, bilgilerini pratik hayata bu kadar başarılı şekilde aktarabilmiş kaç kişi vardır sizce?..

Makamına yapışıp hiçbir şey yapmamanın keyfini çıkarmanın matah sayıldığı ülkemizde Erdal, ABD’nin en zor üniversitelerinde birinde hem çalışıp hem yüksek lisansını tamamlamayı başarmıştı… İşte tam o yıllarda kendisinden rica eder, bize bildiklerini aktarmasını isterdik. Hiç gocunmaz saatlerini verirdi. Halkla İlişkiler Danışmanlığı Şirketleri Derneği İDA’nın bir önceki kuruluşu PRCI’da verdiği kursların içeriği bugün hâlâ geçerliliğini koruyan temel bilgilere dayanıyordu.

Burada da birkaç kez ifade etmeye çalıştığım gibi NGO (hükümet dışı organizasyon) kavramının Türkçe’de Sivil Toplum Kuruluşu olarak kullanılmasının sağlıklı olmayabileceğini, hayır hasenat kuruluşlarıyla, çıkar gruplarının oluşturduğu yapıların, sektörel birliklerin, tematik derneklerin birbirleriyle karıştırılmaması gerektiğini; sosyal paydaşların oluşturdukları ilgi halkalarının nasıl bir ilişki biçim ile ‘yönetilmesi’nin doğru olacağını; ve en önemlisi halkalarda içeri doğru gidildikçe taşın altına el koyma oranının artması gerektiğini ve ülkemiz kültür ve değerlerine dayalı Vakıf kültürü ile Batı’nın yaklaşımı arasındaki farkın nasıl birbirleriyle dengelenebileceğini hep ondan öğrendiğimizi hatırlıyorum. Belki ben de iyi bir öğrenciydim. Fakat o da çok başarılı ve bilgisini kıskançlıkla kendisine saklamayan bir hocaydı…

Erdal Yıldırım birikimlerini şimdi bir kitapta toplamış: “Bana Yönetim Kurulunu Söyle, Sana Kim Olduğunu Söyleyeyim”…

2011 sonu itibariyle Türkiye’de 4.400 yeni vakıf, 80.000 dernek varmış… 44 bin gönüllü yönetim kurulu üyesi de işin cabası… Yıldırım “Okuyacağınız bu kitap, bu yönetim kurullarında görev alan insanların küçük de olsa bir bölümünü etkilemeyi, etkilediklerinin küçük de olsa bir bölümünün davranışlarını değiştirmeyi amaçlıyor” diyor. Bence olayı hayli küçümsemiş… Çünkü bu kitabı okuduktan sonra iş yapış biçimlerini gözden geçirmeyecek herhangi ‘akıllı’ yönetici veya yönetici adayının var olmadığını düşünüyorum…

Hiçbir iletişimcinin bu kitabı okumamak gibi bir lüksü olamaz… Çünkü hiçbir iletişimci önemi giderek artan ve her zaman karşısına çıkacak olan üçüncü sektörle (NGO’larla) ilgili bir dünya görüşüne sahip olmadan işini yapamaz…

Bir de küçük not: Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanan ve 19 TL’ye satılan kitabın geliri Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı’na (TEGV) bağışlanacakmış. 

İLGİLİ HABERLER