Bond filmiyle didişmek…

Özellikle son yıllardaki, Barcelona’yı (Vicky Cristina Barcelona), Paris’i (Midnight in Paris), Londra’yı (You Will Meet a Tall Dark Stranger), New York’u (Whatever Works) arka planda kullandığı filmleriyle ustalık dönemine kesin geçiş yaptığını kanıtlayan Woody Allen’in bu yaklaşımı kentlerinin markasını yönetmek durumunda olanları heyecanlandırmaya başladı.

Usta şu sırada son filmini Roma’da çekiyormuş (To Rome With Love) Kopenhag için de bir projesi devredeymiş. İtalya odaklı filmde Roberto Benigni oynuyormuş. Barcelona’da da Bardem – Cruz çifti oynamıştı. Woody Allen yerel oyuncularla da zenginleştiriyor işi, kent markası yönetimine katma değerini artırıyor.

Türkiye ve/veya İstanbul markası için de harika olurdu aslında. Ancak bu istek şimdilik hüsnü kuruntudan (wishful thinking) öteye gidemez. Her filminde mutlaka Yahudilik kültür ve değerlerine bir şekilde yer veren Allen’e ABD’de sinema sanayinin iplerini elinde tutan Yahudi lobisinin yeşil ışık yakma olasılığı çok zayıf.

Keşke becerilebilse. Hoş olurdu. Konusu İstanbul’da geçen bir filmde George Clooney ve Beren Saat, mesela… Ya da Scarlette Johanson ile Kıvanç Tatlıtuğ…

Ancak adam gibi bir İstanbul ve Türkiye resmi çizilmeliydi… Oryantalist bakışla, 100 yıl öncesinin bugün için arkaik olan ancak Batı’nın öyle hatırlamak istediği algı haritası içinde değil…

Bu türden, Woody Allen’inkilere benzer tarzda projelere verilecek her desteğe değer. Bence maliyet de hiç önemli değil… Mumya filmlerinin Mısır’ın turizm ekonomisine getirdiği katma değer hatırlansın yeter. O filmlerin sayısı Mısır’ın içine düştüğü büyük bir krizden sonra birden pıtrak gibi çoğalmıştı…

Bu arada son Bond filminin İstanbul’daki çekim süreci de işin iletişim boyutundan bakıldığında dillere destan bir durum arz ediyor… Dünyanın hiçbir yerinde bir şehirde çekilen sıradan sayılabilecek bir Bond filmi için bu kadar “tantana” yapılmaz. Koskoca bakan çıkıp böyle beyanatlar vermez… Filmde kullanılacak silahlar özel izinle sokulmaz… Filmde oynayan stuntman’lerin (dublörlerin) fotoğrafları her gün gazetelerin birinci sayfasında haber olmaz…

İşin kuralı, kaydı, yolu yordamı vardır; şehir elden gidiyor, diye insanların yüreği hoplatılmaz.

Kim bilir Paris’te, Londra’da, New York’da haftada kaç film, kaç dizi çekiliyordur. Bir ara Hong Kong’a da böyle yüklenilmişti. Kahire’ye de… Hiçbir memlekette çekim sürecinde bu kadar yazılıp çizildiğine tanık olmuyoruz. Sonrasında tabii ki tam tersi geçerli. Ne kadar bağırırsa o kadar iyidir. Bizde ise durum köye ilk kez otomobil gelmiş; çocuklar da (medya) peşinden koşturuyormuş gibi…

Peki bize ne oluyor? Şu oluyor:

1.Ülke ve kent markasının yönetimi konusunda bir milli stratejimiz yok. Ülkemizde çekilecek filmlerin hangilerinin ve nasıl teşvik edileceğine ilişkin bir iletişim ve ilişki projemiz ve ilgili yönetmeliklerimiz, bütçemiz yok. “Yoktu” demek isterdim. Kamu Diplomasisi Koordinatörlüğümüz iki yıl önce kuruldu ya. Bu konuda her şeyi onlardan bekler oldum… O kurumdan sağlam politikalar ve uygulamalar çıkacağı konusunda aslında hâlâ ümitliyim.
2.Tanzimat’tan bu yana özellikle “ecnebi aydınlarımızda” ortaya çıkan aşağılık kompleksi Batılı’nın bize her adım yaklaşmasının, bir lütuf olarak algılanmasına neden olmuştur. Oysa Batılı her zaman bize geliyorsa -son derece doğal olarak ve işin tabiatı gereği- kendi çıkarlarını göz ettiği için ve işin ekonomisi gereği geliyor; bizim kara kaşımız ve kara gözümüz için değil. Bu kompleksi, özgüvenlerini yeniden kazanmış bazı entelektüellerimiz yavaş yavaş üzerlerinden atmaktalar.
3.Sinemanın bir ülke ve kent markasının dünya çapında kabul görmesi ve ülkemiz kültür ve değerlerinin hedef kitleler nezdinde benimsenmesi için ne kadar önemli bir araç olduğunun henüz kavranmamış olması. Sinemaya ya sadece bir eğlence aracı olarak bakmışız, ya da sadece sanat kaygısıyla yapılması gereken bir iş olarak görmüşüz… Yönetmen Demirkubuz, “Sinemayı eğlence olarak görenin benim sinemama gelmesine gerek yok” demiş… Bertolt Brecht de hani tam tersini söylüyordu. Eğlendirirken düşündürmek, gibi…
Özetlersek; Bond filmini “Onu kırdı, bunu bozdu, zaten bizi de fesli mesli, kötü gösteriyor” diye mıncıklayacağımıza, oturup sinemanın ülke markasının güçlendirilmesindeki önemini kavramalı, doğru hedefler koymalı, o hedeflere yönelik bir strateji kurmalı, bu stratejiye uygun projeleri hayata geçirmeliyiz. Bilgisayarın başına oturup “O yanlış, bu kötü” diye “Fıstıklı’dan top atışı” yapmanın kimseye bir faydası yok. Uyuzumuzu bile artık kaşımaz…

Kasa fişi deyip geçmeyin!…

Venezüella’ya işiyle ilgili sık sık seyahat etmek durumunda olan bir ahbabımız üşenmemiş, bir alışverişten sonra aldığı kasa fişini taratıp e-mail’le yollamış. Altına da bir not düşmüş: “Dikkatlice bakın bakalım dikkatinizi çekecek bir şey olacak mı?

Allahın kasa fişinde ne olabilir ki?

İlk bakışta bir şey bulamadım. Satırların arasına gizlenmiş. Sonra gördüm. İki satır bir yazı. Şöyle diyor: “A cada quien segun su necesidad, de cada quien segun su capacidad. Karl Marx”… (Türkçesi: “Herkesin yeteneğine (kapasitesine, imkanına) göre, herkese ihtiyacına göre.” Almancası da şöyle: “Jeder nach seinen Fähigkeiten, jedem nach seinen Bedürfnissen”) Proudhon, Bakunin, Kropotkin gibi anarşizm ustalarının ücretler konusunda sırtlarını yasladıkları bir görüş olarak bilinir…

Anlaşılan o ki, bizdeki “Vergilendirilmiş kazanç kutsaldır” türünden bir slogan olarak, ödenen paraların “ihtiyaç sahiplerine” gideceğinin altı çizilmiş. Ve tabii ki Venezüella’nın sempatik lideri Hugo Chavez’in o çocuksu naifliğini taşıyan bir yaklaşımla fişlere aktarılmış.

Bizi işin iletişim boyutu ilgilendiriyor. Devlet – kamuoyu ilişkilerinin ve iletişimin yönetilmesinde kullanılmış ilginç ve etkili bir örnek olduğunu düşünüyorum. Çoklanabilir de. Farklı özdeyişler kullanılabilir. Bizde fişin üstünde şirketin yönetim kurulu üyelerinin adı yazılsın mı, diye tartışıldı. Sonra Türk Ticaret Kanunu’nda bir esneklikle bu komik durumu ortadan kaldırdılar galiba. Ancak kasa fişleri başka iletişim hedefleri için bal gibi kullanılabilir…

İlahi Chavez…

Şaka gibi teklif

Geçenlerde bizim İletişim Danışmanlığı Şirketleri Derneği İDA’nın Genel Sekreteri Canan Özyavaş hanımdan bir e-posta gelmiş. Arkadaşlar da bana yönlendirmişler. Altına da Marketing Türkiye’nin 15 Nisan sayılı nüshasında “PR’da çalışan maaşları nasıl artar?” başlığıyla yayınlanmış olan yazıma gönderme yapmışlar.

Önce yazının ilgili bölümünü alalım. Sonra da e-postaya göz atalım ve gülecek miyiz, ağlayacak mıyız; karar verelim.

“20 ajansın verileriyle oluşmuş son İDA raporuna göre grubun toplam cirosu 2011 yılında 60 milyon Dolar olmuş. Geçen yıl bu rakam 51 milyon imiş. Yani ciro yüzde 17.5 büyümüş (İngiltere’de büyüme yüzde 9.24 olmuş)”

Şimdi gelelim e-postaya:

“Değerli İDA Üyeleri, Türkiye Halkla İlişkiler Derneği’nden (TÜHİD), yurt dışı merkezli bir PR ajansının, Türkiye’de, tercihen İstanbul veya Ankara merkezli, “strategy consulting” konusunda faaliyet gösteren bir şirketle işbirliği arayışında olduğu bilgisi aktarılmıştır.

TÜHİD’e konuyu yazılı olarak ileten H.K., söz konusu ajansın; daha sonraki safhada ortaklık düşüncesinde de olduğunu belirterek, aşağıdaki noktaları kaydetmiştir:

“Bu kuruluş Almanya ve AB pazarında büyük kapsamlı projelerle iştigal etmekte olup, Türkiye’de aramakta olduğu şirketin 35-40 target’a hizmet veriyor olmasını ve yıllık cirosunun 100 Mio Euro dolaylarında olmasını şart koşmaktadır.”

İlgilenen veya konuyla ilgili daha detaylı bilgi almak isteyen üyelerimiz, doğrudan Habib Kent’le iletişime geçebilecekleri gibi, tercih etmeleri durumunda iletişim, Derneğimiz tarafından da sağlanabilecektir. Bilgilerinize sunarız, Saygılarımızla…”

Şimdi arkadaş Türkiye’de bir PR ajansı arıyor. Ancak bu ajansın cirosu, Türkiye’deki en büyük ve sağlam 20 ajansın toplam cirosunun iki katından fazla olacak. İşin daha vahimi şu: Bu ajans 130 milyon Doları 50 müşteri ile yapacak. Yani yılda müşteri başına ortalama 2 milyon dolardan aşağıya fatura kesmiyor olacak…

Şu sıra Türkiye’de müşteri başına 200 bin dolardan fazla fatura kesebilen kaç iletişim danışmalığı ajansı var acaba? Bana sorarsanız bir iki tane bu işlerden anlayan ve takdir edebilen özel müşteri dışında hiç yoktur. Yani müşteri başına en çok hizmet bedeli alınandan on kat fazlası bekleniyor.

Bu garabeti, Batı’nın Türkiye’yi tanımadan, kafasına göre takılmasıyla mı izah etmeli; yoksa H.K. bey bizim arkadaşlarla kafa bulmayı denemiş olmasıyla mı? Bilemeyeceğim.

Bizim yazının son bölümünden bir alıntı ile noktalayalım ve gülecek miyiz, ağlayacak mıyız, öyle karar verelim:

“Bu duruma iki pencereden bakmak mümkündür. 1. Biz batmışız, mahvolmuşuz, bizden bir numara olmaz… 2. Önümüzde gidecek müthiş bir yol var…

Türkiye, Kurtuluş Savaşı’ndan bu yana hep birinci yola itilmiş, ancak daima ikinci yolu tercih etmiş bir ülke. PR’da da böyle olacak gibi görünüyor. Bunun en iyi işareti İDA araştırmasına göre iletişim hizmeti verilen müşterilerden alınan aylık ortalama hizmet bedelinin son bir yılda 6 bin 100 Dolarlar düzeyinden 6 bin 300 Dolarlara çıkmış olması. (ABD’de de 12 bin $) 5 Üye ile kurulmuş olan İDA’nın 21 üyeye ulaşması da iyi bir işarettir. Ortalama danışman (20) ve personel sayısı (30) artmazken ciroların artmasını verimlilik adına olumlu bir gösterge olarak kabul etmek gerekir…”

Bence ağlanacak bir durum yok. Ağlanacak durumda olanlar haddini ve Türkiye’yi bilmeyenler… Bir de keşke TÜHİD ve İDA bu komikliğe alet olmasalar, şaka yapar gibi bu mektubu ajanslara göndermeselermiş.

Aslında buna cevap verecek hiçbir ajans çıkmaz. Çıkarsa da çok komik olur.

 

İLGİLİ HABERLER